7 Eylül 2015 Pazartesi

Oktay Akbal'a Mektuplar / Hazırlayan: Hikmet Altınkaynak



Bu kitap, 'Şiir yazar gibi yapayalnızım…' ya da 'bizi yaşatan dostlardan gelen bir iki samimi satırdır', diye gözleri postada olan, Türk edebiyatının anıtsal yazarlarından öykücü, romancı, gazeteci Oktay Akbal'a arkadaşı, dostu, tanıdığı 40 yazarın gönderdiği, edebiyat eleştirmeni, yazar Hikmet Altınkaynak'ın titiz bir çalışmayla hazırladığı seçme 138 mektubu içeriyor. 

Mektuplar, 70 yıllık bir dönemi edebiyatıyla, siyasetiyle, toplumsal ve kültürel yapısıyla yansıtıyor.

(Tanıtım Bülteninden)


http://www.dr.com.tr/Kitap/Oktay-Akbala-Mektuplar/Hikmet-Altinkaynak/Edebiyat/Turk-Mektup/urunno=0000000622483
*


Oktay Akbal’a Mektuplar
  

Sevgili,
Yıllar önce, başına gelen ilginç bir olayı anlatan Melih Cevdet’e şöyle dediğimi anımsıyorum:
-Tesadüf değil Melih Cevdet Bey, bunların sizin başınıza gelmesi. Siz de bunları çeken bir şeyler var.
Gerçekten de öyledir, kimi insanlarda garip olayları mıknatıs gibi çeken bir özellik vardır. Yoksa onların hepsi, nasıl gidip, o kişiyi bulabilirlerdi ki?
Mektuplar da öyle değil mi?
Onlar da yalnızca, yazanların iç dünyasını dışavurmakla kalmıyor, aynı zamanda yazıldığı kimsenin kişiliğini de ortaya koymuyorlar mı?
O yüzdendir ki, “bana aldığın mektupları göster, sana kim olduğunu söyleyeyim”dense hani yeridir.
Oktay Akbal’a gönderilen mektuplar da öyle.
O mektuplar da yazanının olduğu kadar yazılan kişinin kimliğini de ortaya döküyor.
Değerli yazar dostum, Hikmet Altınkaynak’ın derlediği, İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan “Oktay Akbal’a Mektuplar (1943 - 2014 )” kitabından öğreniyoruz bunları.
70 yıl boyunca yazılmış mektuplar içinde, birkaç nezaket cümlesini aşmayanlar da var, Kenan Harun’unkiler gibi, “mektup - roman” boyutuna ulaşan uzunlukta olanları da.
Ama hepsi, çok kendine özgü bir dünyanın, yazın dünyasının sorunlarını, kaygılarını, sevinçlerini, öfkelerini yansıtırken bizi zaman içinde yolculuğa çıkarıyorlar.
***
Geçen perşembe günü Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin organize ettiği bir toplantıda tanıtımı yapılan mektupların yazarları arasında kimler kimler yok ki? Şöyle bir göz atalım:
Nahit Hilmi Akgün, Besim Akımsar, Sabahattin Kudret Aksal, Talip Apaydın,Prof. Neda Armaner, Mustafa Balbay, Özdemir Balkan, Tahsin Banguoğlu, Faik Baysal, Vehbi Belgil, Egemen Berköz, Adnan Binyazar, Salih Birsel, Dr. H. Wilfrid Brands, Alev Coşkun, Necati Cumalı, Bülent Ecevit, İlhami Emin, Ali Gevgilili, Kasım Gülek, Ruşen Hakkı, Kenan Harun, Georg Hazai, Ayhan Hünalp, Ahmet Köksal, Cahit Külebi, Nezihe Meriç, Yaşar Nabi Nayır, Behçet Necatigil,Fahir Onger, Fikret Otyam, Lütfü Özkök, Ziya Osman Saba, Mehmet Salihoğlu, Mehmet Seyda, Salim Şengil, Ahmet Telli, Naim Tirali, Prof. Fehmi Yavuz, Hilmi Yavuz. 
Kitabın tanıtım konuşmasında yer alan eseri yayımlayan, İş Bankası Kültür Yayınları’nın değerli editörü Ruken Kızıler, coşku dolu uzun mektuplarıyla hemen dikkati çeken Kenan Harun ile ilgili “Meçhul Şairler” dizisinden bir kitap yapmak istediklerini fakat yeterince bilgi bulamadıklarını, ama Hikmet Altınkaynak’ın derlediği mektuplardan sonra elde ettikleriyle ve şairin torunuyla temasa geçtiklerini yapıtı da yakında oluşturacaklarını söyledi.
“Oktay Akbal’a Mektuplar” daha piyasaya çıkmadan yeni bir eserin daha can bulmasına vesile oldu böylece.
***
Mektuplara bakıyorsun, edebiyat ve sanat dünyasının büyük adamları nasıl kıt olanaklar içinde yaşıyorlar, nasıl küçük sıkıntıların pençesinde kıvranıyorlar.
Sonra da, beyaz kâğıdı önlerine koydular mı, büsbütün onlardan sıyrılıp bambaşka insan oluyorlar.
Aynı sıkıntılar, aynı kısıtlar, aynı dürtüyle hareket eden insanlar, şekil değiştirerek de olsa bugün de varlar.
Ama bugün mektup ve beyaz kâğıt yok.
Artık, e-posta, mesaj var, kâğıdın yerini ekran aldı.
Artık postacıyı bekleyen yok, şimdi kapımızı çalan kurye dağıtıcıları. Kenan Harun gibi destan döktürenler yok, cep telefonu ile kısaca mesaj geçiyorsun veya bilgisayarından tweet atıyorsun.
Daha hızlı haberleşen, her şeyin en ücra noktaya kadar ulaştığı, daha çabuk konuşulan, daha kısa anlatılan, yazarken neredeyse sesli harflerin bile atlandığı bir ifade biçimi egemen artık. Artık melali anlamayan değil, anlayan nesle aşina değiliz.
Hangisi daha güzel diye sorma Sevgili, çünkü ikisi de değişik.
Ama İlhan Selçuk’un dediği gibi, kâğıda, elle veya daktiloyla da yazılsa, bilgisayara da kaydedilse, hepsi eninde sonunda yazı.
Evet, çok şey değişiyor, ama edebiyat kalıyor.
Yaşasın edebiyat!
Yaşasın Oktay Akbal!

Ali Sirmen, 30 Kasım 2014 Pazar

*
OKTAY AKBAL'A MEKTUPLAR
Türk edebiyatının dev çınarlarından öykücü, romancı, gazeteci Oktay Akbal’a edebiyatçı arkadaşlarının, dostlarının yazdığı mektuplar kitap haline getirildi.
OKTAY AKBAL'A MEKTUPLAR

91 yılı geride bırakan Cumhuriyet gazetesi yazarı Oktay Akbal’a 1943’ten bu yana, tam 70 yıllık dönemde yazılan mektupları eleştirmen yazar Hikmet Altınkaynak bir kitapta topladı.
Akbal’ın isteğiyle ve bu görevi onur duyarak üstlendiğini söyleyen Altınkaynak , ‘mektuplar, bugüne kadar Türk edebiyatının en büyük, en zengin toplamı, aynı zamanda edebiyatımızın hangi dikenli yollardan geçerek yükseldiğinin de göstergesi’, diye tanımladı.
Çağdaş edebiyatımızın mimarlarından olan bu yazarların mektupları onların öğrencilik yaşamından başlayarak aşklarına, iş arayışlarına, kavgalarına, dostluklarına, yol arkadaşlığından çıkanların eski – yeni hayatlarına, yapıt yazma ve yayımlatma koşullarına, siyasal iktidarın tutumuna varıncaya kadar bugüne kadar hiçbir yerde yayımlanmamış bilgileri içeriyor. Kitap, 40 edebiyatçının Oktay Akbal’a yazdığı 140’a yakın mektuptan, seçme bir fotoğraf albümünden oluşuyor.
Ulvi Nahit Akgün’den Salâh Birsel’e, Necati Cumalı’dan Cahit Külebi’ye, Bülent Ecevit’ten  Kasım Gülek’e, Tahsin Banguoğlu’ndan Behçet Necatigil’e, Lütfi Özkök’ten Yaşar Nabi’ye Adnan Binyazar’dan Alev Coşkun’a, Egemen Berköz’den Ahmet Telli’ye, Kenan Harun’dan Naim Tirali’ye kadar 40 yazarın tam 138 mektubu, yeni bir gündem ile birlikte ileri sürdüğü düşünceler yargılarla tartışmalar yaratacağı düşünülüyor.
Mektup yazmak önemini yitirse de edebiyatçı mektuplarının önemini yitirdiği söylenemez. Çoğu aramızdan ayrılmış olan bu edebiyatçıların yazdıkları, tam tersine daha bir önem kazanmış bulunuyor.
http://www.modatava.com/oktay-akbal-a-mektuplar/3176/
*
‘Oktay Akbal’a Mektuplar’

Oktay Akbal’ı -ki benim için daimâ ‘Oktay ağabey’dir, ilkgençlik yıllarımdan beri tanıyorum. Bundan yarım yüzyıl önce bir gazetede birlikte çalıştık. Sabaha karşı gazeteyi bağlayıp son tramvayı kaçırdığımızda Cağaloğlu’ndan Fatih’teki evlerimize yürürdük birlikte. İlkgençlik aşklarını, Günay’ı, Hisya’yı tanımadım elbet, ama çok daha sonraki yıllarda sırdaşıydım onun…

Hayatımda tanıdığım en som yürekli, en dürüst ve en iyiniyetli insanlardan biridir Oktay ağabey. Bunca yıllık dostluğumuz süresince, bir tek gün, bir tek kişi için, kötü söz söylediğine tanık olmadım. Uzun bir süredir ‘Cumhuriyet’ gazetesinde yazıyor; - gerçek ve ‘ivazsız garazsız’ bir Kemalist olarak... Kemalizm, onun için, hiçbir zaman bir iktidar aracı olmamış, arasıra öyle görünse de Kemalizmi, jakoben bir cunta anlayışına indirgememiştir. Gerçek bir Batılıdır, Oktay Akbal. Gençlik yıllarında Necip Fazıl’ın ‘Büyük Doğu’ dergisinde çalıştığını ve orada yazılarının çıktığını pek az insan bilir. Bana kendisi anlatmıştı: ‘Büyük Doğu’da yazdığı yıllarda üstad Necip Fazıl, ona ‘Avrupaî Oktay Bey!..’ diye takılırmış, çoğu zaman…

Oktay Ağabey, geçen yıl 90 yaşına bastı. Dileğimiz, onun sağlıklı ve daha uzun bir ömür sürmesidir.

Hikmet Altınkaynak, Oktay Akbal’a 1943 ile 2014 yılları arasında yazılan mektuplardan bir seçmeyi ‘Oktay Akbal’a Mektuplar’ adıyla yayımladı.* Kitapta Oktay ağabeye yazılmış, kimi gerçekten çok yakın 40 dostunun mektupları var. 138 mektup. Mektupların çoğu Oktay ağabeyin edebiyatçı dostları: Behçet Necatigil, Sabahattin Kudret Aksal, Salâh Birsel, Necati Cumalı, Cahit Külebi, Nezihe Meriç, Nahid Ulvi Akgün, Ziya Osman Saba, Kenan Harun vd... Kitapta benim de Oktay ağabey’e Londra’dan, 1960’larda yazdığım iki mektup var…

Dikkat edilirse, eski tarihlerdekilerle İstanbul’dan uzakta Anadolu’dan [mesela, Elazığ’dan] yazılan mektupların, daha sonrakilere ve büyük şehirlerden [İstanbul, Ankara, İzmir] yazılanlara göre, çok daha uzun ve teferruatlı oldukları görülecektir. Üstelik uzaktan, Elazığ’dan Kenan Harun’un 1940’lı yılların başlarında yazdığı mektuplar gibi olanlar, ağırlıklı olarak özel hayatın sübjektif ve bireysel yaşantılarını dile getirirken, daha sonra ve büyük şehirlerden yazılanların ise, daha çok, kamusal hayata ilişkin, deyiş yerindeyse, iş mektupları olarak yazıldıklarını görüyoruz. Bence Kenan Harun’un Çehovvâri bir taşra sıkıntısını dilegetiren içtenlikli, lirik ve hüzünlü mektupları, kitaptakilerin en dikkate değer olanlarıdır.

Bedreddin Tuncel, Türk Dili Dergisi’nin ‘Mektup Özel Sayısı’ndaki ‘Mektup Türüne Giriş’ yazısında, edebî mektupların değerinden söz eder ve ‘Kanımca bizde mektup türünün en güzel en tatlı örneklerini ilkin Cahit Sıtkı ile Ziya Osman vermişlerdir. Tanpınar’ın mektupları büyük Avrupa yazarlarını hiç aratmaz,’ der ve ‘hele Paris’ten dostlarına yolladıkları[nın] her zaman zevkle okunacak değerde’ olduklarını söyler. Bence, asıl bu bağlamda, Oktay Akbal’a yazılanlardan çok, edebî kimliğinin değerliliği asla tartışılmaz olan onun, dostlarına yazdığı ‘Oktay Akbal’dan Mektuplar’ı beklemeliyiz.

Bu arada editörlere fotoğraflar konusunda bir küçük düzeltme notu: 307. sayfa alttaki fotoğrafta Sait Faik unutulmuş; 312. sayfada hem alttaki hem de üstteki fotoğrafta, Cahit Tanyol olarak belirtilen kişinin Cavit Orhan Tütengil olduğu gözden kaçmış.
Hilmi Yavuz

----------

*Oktay Akbal’a Mektuplar, Hazırlayan: Hikmet Altınkaynak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2014.

*
Oktay Akbal’a Mektuplar…
Edebiyat araştırmacısı, eleştirmen Hikmet Altınkaynak imzalı kitaplar hep sevindirir beni. Bu kez iki sevinci birden yaşadım. Sevgili ağabeyim, hep özendiğim Oktay Akbal’a mektuplar derlemesi onun imzasıyla çıkageldi. “Oktay Akbal’a Mektuplar”, 1943 ile 2014 yılları arasından aslında küçücük bir seçmeyi içeriyor.

Ünlü edebiyatçılar, kültür insanlarının yanı sıra ünlülere ait olmayan ama önemleri olan mektuplar da bu ciltte. 324 sayfa boyunca 1940’ların yazın ve yayın dünyasına dalmak bir hayli coşturuyor…

Kimler yok ki… Sabahattin Kudret, Faik Baysal, Salâh Birsel, Adnan Binyazar, Necati Cumalı, Kenan Harun, Cahit Külebi, Nezihe Meriç, Behçet Necatigil, Fikret Otyam, Hilmi Yavuz, Egemen Berköz ve daha niceleri…

Benim gözüm elbette Sait Faik’i, Dağlarca’yı, Sabahattin Eyuboğlu’nu da aradı ama belki onlar daha sonraki ciltlerde ortaya çıkar. Oktay Akbal’daki mektupların bu kadar olduğunu sanmam. En çok merak ettiğim yazarlar arasında öncelikle Besim Akımsar, Nahit Ulvi Akgün, Vehbi Belgil, İlhami Emin, Fahir Onger, Behçet Necatigil ve Mehmet Seyda’yı sayabilirim. Çünkü onlarla tanışamadım, kimilerine de yetişemedim.

Tanıştıklarım arasında küçük merhabalarla yer alanlar da var, uzun sohbetlerle tanıdıklarım da… Örneğin Sabahattin Kudret Aksal YAZKO’nun müdavimlerindendi. Memet Fuat’ın ve Adnan Özyalçıner’in yanına uğrardı. Hatta bir gün beni bir dil sürçmesi dolayısıyla Sennur Sezer’e karşı kurtardığını da söyleyebilirim. Benim de onu Kemal Özer’e karşı savunduğumu anımsıyorum. Faik Baysal’la Altın Kitaplar Yayınevi’nde rahmetli Dr. Turhan Bozkurt’un odasında tanışmıştım. Salâh Birsel’le sohbetimiz her uğrayışında derinleşmiştir. Basılacak bir kitabının adını birlikte koymuştuk. Kitabın adını “İşte Buna Yandı Yüreğim” diye koyup getirmişti. Sonra “Halley Kimi Kurtarır” isminde karar kıldık. Necati Cumalı ise kitaplarının basım sorumlusu olarak bir ara beni düşündü. “Bir yayınevi kur, kazan, yalnızca bana telif hakkı öde,” demişti. Amacı “kavgalı” olduğu kimi yayıncılardan kurtulmaktı. Bu konuda kendisi başarısız bir deney de yaşamıştı. Bastırdığı oyunlarının sırtına isminin bir harfini koyuyordu. Böylece kitaplar sırttan yan yana gelince Necati Cumalı olarak okunacaktı. Hey gidi günler…

Ali Gevgilili’yle sanırım yine YAZKO yöne­tim odasında tanıştık. Onun “Yeni Dergi”deki sinema yazarlığından çok şey öğrenmişimdir. Bunu kendisine söylediğimde hem şaşırmış hem de gönenmişti. “Demek o yazıları boşuna yazmadık,” demişti. Ayhan Hünalp çok ilginç bir yazardı. Çıkardığı şirket dergisine benden de yazı alıp, telif ödeyerek inceliklerde bulunurdu.

Gelelim Cahit Külebi’ye… Türk Dil Kurumu Genel Yazmanı olduğunda buruk bir sevinç duymuştum. Sağlığında şiirleri ders kitaplarına giren ender bir ozanımızdı. Hele son dönem “geri gelmez bir daha” ünlü dizesiyle taht kurmuştu şiir dünyamızda. Ama 1960’ların ikinci yarısında siyasal iktidara şirin görünmek için “Süt” adlı şiir kitabını Hisar Yayınları’na vermekle ne yapmak istemişti? Bu karar yıllarca düşündürdü beni. Cumhuriyet gazetesinin yazarlar katındaki Sami Karaören’in odasında karşılaştığımda bunu belirtemedim ve içimde kaldı.

Bu arada gözden kaçan bir yanlışlığı belirtmek isterim. Kitaptaki mektupların bir tanesi Özdemir Balkan diye geçiyor. Mektubun orijinalini ben Aydemir Balkan diye okudum. Hıfzı Topuz’la arkadaş olduklarını sanıyorum. Yeni basımda düzeltilir umarım. Albüm bölümündeki ilk sayfada Sait Faik’in adı unutulmuş…

Özet olarak dolu dolu içtenliklerle örülü bir kitap ortaya çıkmış. Dileğim böylesi yapıtların çoğalması. Çünkü kitaplarla çoğalıyoruz.
 

Öner Ciravoğlu, 
http://www.zerparola.com/kose-yazarlari-kitaplarin-dunyasi-13-0-618.aspx

*

“HER MEKTUP FARKLI BİR ŞEY ÖĞRETİYOR”

Dikkatinizi en çok çeken, ilginç bulduğunuz belli başlı ifadeler hangileri? 

Oktay Akbal’a gelen ilk mektuplar Faik Baysal’dan Kenan Harun’dan. Faik Baysal’ı herkes tanır. Ama Kenan Harun unutulmuş değerlerimizden. Gazeteci ve şair. 1925 Şanlıurfa Siverek doğumluydu. Oktay Akbal’a en çok mektup ve en uzun mektubu yazan da o. On altısında şiire başlamış, yirmi ikisinde bırakmış. 1972’de Dörtyolağzı adıyla bunları kitaplaştırmış. Çok beğenilmiş. Ankara’da yaşamış. Meclis C U M H U R İ Y E T K İ T A P S A Y I muhabirliğinden emekli olmuş. 2002’de Ankara’da yaşama gözlerini yummuş.
Kenan Harun ilk mektubunda can sıkıntısından, kafa dengi bir arkadaşı olmadığından söz ederken ikincisinde “Fena halde âşığım Oktay!” diyor. Âşık olduğu kızı “yanımdaki sırada oturan bir sınıf arkadaşım” diye tanıtıyor.


Oktay Akbal’ın “Gece Yarısı Mektubu” öyküsünü okurken de Akbal’ın sevgilisi Günay Başar. Türkiye’de Darülfünun bitiren ilk kadın, şair, Şükufe Nihal Başar’ın kızı. Edebiyat öğretmeni. Güzel. Birçok ünlü şair âşık, gözlerinin önüne gelir. Her mektubu uzun. Bununla kalmaz o “Sana bu defa uzun, amma çok uzun ve tam bir romanmektup yazmak gayesiyle doluyum” diye sürdürür.
Bir yandan da Çemişgezek, 20 Ekim 1944 günlü mektubuyla düşler kurar:
“Maddi ve manevi bütün sıkıntılardan kurtulacağız. Birbirimizi tekrar kucaklayacağız. O harikulade güzel Yenikapı akşamları yeniden yaşanacak. Yine İlhan Berk tramvaya atlayıp Beyoğlu’na firar edecek. Yine sarışın kızların peşinde koşacağız.” Bunlar gençlik coşkusunu, gençlik duygusunu ortaya koyan mektuplara örnek olabilir.


Altınkaynak, mektupların eleme ve sıralamasını şiir antolojisi hazırlar gibi belgesel, yazınsal değer taşıyanları belirleyerek yapmış.
Bir de doğal olarak günlük yaşamı yansıtan mektuplar var. Günlük yaşamda acı da var. Yine Kenan Harun’dan bir örnek, 13 Ocak 1949’da Ankara’dan yazıyor. Annesinin ölüm haberini almış. Bu mektuptan öğreniyoruz ki zaten babası da o tarihte yaşamıyor. Şöyle diyor:
‘Mümkünse Edebiyat Dünyası’na ve Varlık’a annemin ölümüne dair küçük birer ilân koyduruver. “Merhum yargıçlarımızdan Harun Soran’ın eşi ve Kenan Harun Soran’ın annesi Fatma Nadire Soran...” filan diye.
Mektupların her biri farklı bir şey öğretiyor. Bu öğrettiği ya yazanın ya yazılanın ya da o zamanın bilmediğimiz bir yanı, bir kesiti, bir gerçeği. Daha doğrusu ben öyle görüyorum. Okurun da dünyaya daha farklı bakacağına, Oktay Akbal gibi bir usta ve onun dostlarıyla aynı çağda yaşamış, yapıtlarını okumuş olmaktan, onur ve mutluluk duyacağına inanıyorum.
n gamzeakdemir@cumhuriyet.com.tr Oktay Akbal’a Mektuplar:
“Şiir Yazar Gibi Yapayalnızım...”/ Yayına Hazırlayan: Hikmet Altınkaynak/ Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/ 336 s. 1291 1 3 K A S I M 2 0 1 4 n S A Y F A 2 1
http://www.cumhuriyetarsivi.com/katalog/4200/sayfa/2014/11/13/21.xhtml


*


Her mektup bir hayattır:

Değerli Oktay Akbal

Gazeteci, araştırmacı, yazar, öğretim üyesi Hikmet Altınkaynak, bir edebiyat ve gazetecilik devi olan Oktay Akbal’ın mektup arşivini didik didik ettikten sonra yakın tarihimiz açısından son derece önemli bir kitap hazırladı:

“Oktay Akbal’a Mektuplar.”

1943 ile 2014 yılları arasında Oktay Akbal’a dostları, arkadaşları, devlet adamları, uluslararası şahsiyetlerin yazdıkları mektupları Altınkaynak dikkatlice okuduktan sonra, bir araya getirip, İş Bankası Kültür Yayınları arasından okurların ilgisine sundu.

Şimdilerde böyle şeyler var mıdır? Bilemiyoruz. Her şey elektronik posta, adına sosyal medya denilen hız rekorları kıran iletişim alanları üzerinden yürütülüyor.

İnsanlar artık oturduğu bir lokantada sipariş ettiği yemek pişmeden “yedim çok lezzetliydi” gibi mesajlarla hayatlarını paylaşıyorlar.

Çok hızlı yani hayatlar… Milan Kundera “Yavaşlık” adlı eserinde bu hızlanmadan duyduğu kaygıyı yıllar önce sezmişti:

Her şey çok hızlı geliştiğinde kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile…

Kundera bu tespiti yaptığında elbette Facebook, Twitter falan ortalarda yoktu. Ama söyledikleri yaşandı, yaşanıyor. Birisi böylesi ortamlara bir haber salıyor, biraz sonra yüz binlerce kişi bu bilgiyi paylaşıyor. Az sonra ilk yazandan özür geliyor:

-Biraz önce verdiğim bilgi sahte bir hesaptan gelmiş!

Oysa kağıt mektuplar öyle mi?

Ne yazıldıysa okunan da odur!

Oktay Akbal’a yazılan mektuplar bu saflık ve temizlikte metinlerden oluşuyor. Hepsi içten, sahici satırlardan ibaret…
Mesela Hilmi Yavuz’un 6 Mart 1965 tarihli Londra’dan yazdığı mektup gibi…

“Sevgili Oktay Ağabey,

Londra’ya korkunç güzel bir ilkyaz geldi birdenbire… Hiç beklemiyordum.


Bugünlerde İngiltere’de ‘Ulusal Ucuz Kitap Satma Haftası’ başladı. İnanılmaz gibi geliyor insana. Bütün yayınevleri yepyeni kitapları yarı fiyatına hatta daha da ucuza satıyorlar.”

Mektup uzun… Tarihi zeminde felsefi tartışma üzerinden kendi düşüncelerini yazıyor Hilmi Yavuz… Mektup edebi olduğu kadar tarihi değere de sahip.

Kitapta kimlerin mektupları yok ki? Talip Apaydın’dan Adnan Binyazar’a, Cahit Külebi’den Fikret Otyam’a kadar gazeteciler, yazarlar, şairler, edebiyatçılar, siyasetçiler…

Benim en özel bulduğum ise Salâh Birsel ustamızın 29 Şubat 1952 günü yazdığı mektup oldu.

Salâh Bey’in İstanbul’dan yazdığı mektup şöyle başlıyor:

“Oktay,

Geçen gün sana mektup yazıp postaya atmıştım ki, akşam eve gelince o, her zaman beni düşündüğünü anlatan mektubunu aldım. Senin tercüme bürosundaki iş olur inşallah. Ben de bankadan gayri bir işe aktarılmak için elimden geldiği kadar uğraşıyorum.

Balzac ve Moliere biyografilerinden bahsediyorsun. Bunlar her halde G. Sand’ın kitabı kadar elverişlidir. Sen artık icabına bak ve tercüme bürosunun bu eserlerden birinin tercümesinin bana verildiğini bildiren yazısının tarafıma yollanmasını sağla. Cümle uzun oldu ama sen gene sağlamaya bak. Şimdiden teşekkürlerimi sunarım.”

Yazarların pek çoğunun talepleri bu doğrultuda… Çeviri işi sağlayalım, derginin yazısını yollayalım, yeni dergi çıkartalım, kağıt parasını aramızda toplayalım, arkadaşımın kitabı çıkıyor onu tanıtalım…

Kocaman yürekli insanlar, minicik talepler ile geleceğin mutlu dünyasını kurma hayalleri…

Gelelim mektubun “özel” yanına… Salâh Birsel yukarıdaki satırları yazdığı 29 Şubat 1952 Cuma günü Beykozlu İrfan Alpman ile Seher Alpman’ın (ilerde gazeteci olup bu mektubun da içinde olduğu kitabı tanıtan bir yazı kaleme alacak olan) ilk çocukları dünyaya gözlerini açıyordu!

Nazım Alpman, 28. 02. 2015

http://www.birgun.net/haber-detay/her-mektup-bir-hayattir-degerli-oktay-akbal-79109.html

*


Satırlardaki kalp çarpıntıları…

Akbal’a arkadaşı, dostu, tanıdığı 40 yazarın gönderdiği ve 70 yıllık bir dönemi yansıtan 138 mektup yer alıyor Oktay Akbal’a Mektuplar’da.

12.12.2014 

ELİF TANRIYAR 

Satırlardaki kalp çarpıntıları…Orhon M. Arıburnu’nun İstanbul’da 1947 yılında açmış olduğu sergiye gelen arkadaşları: Salâh Birsel, Orhan Veli, Orhon M. Arıburnu, Fethi Naci, İlhan Arakon, Sabih Şendil, Oktay Akbal, Naim Tirali (soldan sağa).

Başkalarının mektuplarını okumakta, buna iznimiz olduğu zamanlarda dahi hafif suçlulukla karışmış tuhaf bir zevk vardır. Mahreme adım atmaktır çünkü bu. İki kişinin arasındaki en dolaysız en samimi paylaşıma dahil olmak… Üstelik mektupların sözgelimi telefonla ya da yüz yüze konuşmaya kıyasla çok daha açık ve bir anlamda sansürsüz bir yanı da vardır. Mektup yazan kişi karşısındaki kişiye anlatırken asıl olarak kendisiyle yüzleşmekte ve bir anlamda dertleşmektedir çünkü. Tabii ki karşıdakinin samimiyet derecesi de göz önünde bulundurularak mektubun yazarı çok daha serbest bir şekilde içindekileri döker, yazma eyleminin duruma kattığı o hafif terapisel etkiyle de. İşte tam da bu nedenle mektuplar, topluma mal olmuş önemli şahsiyetlere ait olduğu durumlarda benzersiz değerde bir bilgi ve başvuru kaynağı niteliği taşır.
Cumhuriyet’le eşit yaştaki Oktay Akbal, yalnızca Türk edebiyatının değil, gazetecilik ve dergiciliğinin de, yani tüm bir yazın tarihinin en önemli isimlerinden biri. Kendi usta yazarlığının taşıdığı değer bir yana, bütün bir tarihe tanıklık etmiş, kendisinin de önemli kilometre taşlarında katkısı olan bir duayen isim… Akbal’ın en önemli özelliklerinden biri de aynı, öykü kitaplarından biri olan Yalnızlık Bana Yasak’ın adı gibi bir yaşam sürmüş ve yaşamı boyunca Türk kültür ve siyaset tarihinden önemli dostluklar biriktirmiş bir kişi olması. Bir diğer büyük usta Tahsin Yücel, özellikle öykülerinden yola çıkarak Akbal için, “Çağımızın en içten, en güvenilir, en soylu tanıklarından biri” diyor. Hikmet Altınkaynak tarafından titiz bir çalışmayla hazırlanan Oktay Akbal’a Mektuplar (1943-2014) ise kuşkusuz bu sözün yaşam tarafındaki bir nevi kanıtı gibi…
Kitapta Oktay Akbal’a arkadaşı, dostu, tanıdığı 40 yazarın gönderdiği ve 70 yıllık bir dönemi edebiyatıyla, siyasetiyle, toplumsal ve kültürel yapısıyla yansıtan seçme 138 mektup yer alıyor. Kimler yok ki bu isimler arasında; Behçet Necatigil, Necati Cumalı, Salâh Birsel, Cahit Külebi, Fikret Otyam, Lütfi Özkök, Yaşar Nabi Nayır, Hilmi Yavuz’un yanı sıra adlarını burada sayamadığımız kültür ve sanat hayatımızın pek çok önemli şahsiyeti... İsimler bir yana asıl olarak mektuplarda neler var peki?
40’lı yıllardan bugüne
Bireysel mevzulara geçmeden önce bu mektupların kültür ve toplum tarihimize yönelik tanıklık ve tarihi başvuru kaynağı niteliği taşıyan özelliklerine değinelim öncelikle. Bu mektuplar aracılığıyla 40’lı yıllardan bugüne dek kültür sanat ortamımızın öne çıkan meselelerini, ses duyuran önemli yapıtlarını ve çeviri çalışmalarını, gazetecilik ve dergicilik tarihimize dair bilinmeyen pek çok ayrıntıyı ilk elden öğrenmiş oluyorsunuz. Hiç tükenmeyen bir hevesle girişilen edebiyat dergiciliği maceralarının çoğu zaman daha ilk sayı çıkmadan nasıl hüsranla sonuçlandığına tanık olsanız da artık efsaneleşmiş Varlık dergisi gibi köklü yayınlar veya örneğin Cumhuriyet gazetesinin tarihine dair heyecan verici bilgiler de ediniyorsunuz. Bu durumun okura kattığı en önemli duygu ise kuşkusuz bir tür zamansızlık hissi oluyor. Bir dönem yaşanan tüm o tutkulu çalışmalar, her seferinde karşılaşılan büyük maddi sıkıntılar, tam işler yoluna girmiş diye düşünülürken kişisel meseleler ya da ödenek sıkıntısı nedeniyle yollarını ayıranlar… Ama yine de her seferinde aynı hevesle yeniden ayağa kalkıp bir kez daha yeni bir dergi ya da kitap için eksilmeyen bir heyecan ve ümit duygusuyla işe girişmek…
Sait Faik misali “yazmasam ölecektim” diyenlerin ve sürekli bir şeyler üretmek heyecanıyla yaşayanların yakından bildiği bu durumların tarihimiz boyunca bitmeyen bir devinimle tekrarlandığına bir kez daha ilk elden tanık oluyorsunuz bu mektuplar aracılığıyla. Yaşanan o kalp çarpıntılarının her daim benzer olduğunu anlıyorsunuz bu satırlar aracılığıyla.
Bu ortak meseleler bir yana, mektupların asıl ilgi çekici yanı kuşkusuz bireysel meselelerin, gönül kırıklıkları, aşk öyküleri, heyecanlar ya da öfke patlamalarının dışa vurulduğu satırlar oluyor. Bütün mektupları okuyup bitirdiğinizde asıl olarak çok farklı çevrelerden ve samimiyet düzeylerinden kimselerden oluşsalar da Türkiye’nin kültür sanat hayatının irili ufaklı pek çok şahsiyetini birleştiren unsurun Oktay Akbal’ın şahsiyeti olduğunu anlıyorsunuz. Bu tür mektup seçkilerinde okuru merakla kıvrandıran durumlardan biri de yazılan mektuplara verilen cevapları okuyamamak olur. Bu durumu fazlasıyla kitapta da yaşıyor, okuduğunuz mektubun sonrasında nasıl bir cevap verildiğini, neler yaşandığını merak ediyor olsanız cevabı öğrenemiyor yalnızca tahminlerle yetinmek zorunda kalıyorsunuz. Yine de devam eden mektuplardan ve üsluplarından çıkardığınız sonuç, Akbal’ın çoğu mektup sahibine samimiyetle yardımcı olmaya, en azından onları dinleyip dertleriyle ilgilenmeye çalıştığı oluyor. Ki aslında bu hiç de kolay bir iş değil. Çünkü aşk maceralarına değin iç dökmelerden iş arayışlarına; taşradaki mecburi kalışlar nedeniyle özellikle İstanbul hasreti çekenlerin sıla özleminden yalnızlık duygusuyla tek umudu Akbal’dan gelecek bir mektup veya postadan çıkacak dergi, kitap yolu gözleyenlerin heyecanlı bekleyişlerine; mesleki çekememezlikler ve kıskançlıklardan kaynaklanan laf göndermelerden irili ufaklı dedikodulara dek pek çok mevzuyla uğraşmak zorunda kalıyor bu mektupların muhatabı.
Yine de çoğunu yapıtlarından tanıdığımız bu çok sayıdaki büyük ismin kalplerinin en derinlerinde saklı duran duyguları, irili ufaklı hırslarını, rakipleri olarak gördükleri kişilere yönelik düşüncelerini ve en önemlisi de konu yapıtları ve yazarlık yetenekleri olduğunda kapıldıkları çocuksu kırılganlıklarını ve hassasiyetlerini ilk elden görmek, bütün bunlara tanık olmak bu mektupların en ilginç yönü oluyor. Âdeta kalplerinin arka bahçelerini geziyorsunuz. Özellikle edebiyat tarihine meraklı okurlar için böyle birbirinden farklı, mücevher değerinde pek çok saklı hazine içeren kitap; mektupların orijinallerinin görsellerinin yanı sıra Oktay Akbal’ın albümünden ve Cumhuriyet gazetesinin arşivinden de fotoğraflar içeriyor.

OKTAY AKBAL’A MEKTUPLAR
(1943-2014)
Hazırlayan: Hikmet Altınkaynak
İş Bankası Kültür Yayınları
2014, 324 sayfa, 16 TL.

http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/satirlardaki-kalp-carpintilari-411435
*
“Oktay Akbal aydın cesaretinin örneğidir”
TGC Meslekte İz Bırakanlar Toplantısı'nda Oktay Akbal'a mektuplar ele alındı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin “Meslekte İz Bırakanlar” toplantıları kapsamında düzenlenen “Oktay Akbal’a Mektuplar” başlıklı toplantı, Çemberlitaş’ta bulunan TGC Basın Müzesi’nde yapıldı. Konuşmacılar Oktay Akbal’ın yıllardır inatla gerçekleri dile getiren bir aydın gazeteci yazar olduğuna dikkat çektiler. 91 yaşında olan ve Muğla Akyaka’da yaşayan Oktay Akbal toplantıya gönderdiği mesajla katıldı.

İSTANBUL -  Türkiye Gazeteciler Cemiyeti,  "Meslekte İz Bırakanlar Toplantıları’nın 12.sini  “Oktay Akbal’a Mektuplar” başlığıyla  Basın Müzesi'nde düzenledi. Öykücü, romancı, gazeteci ve yazar Oktay Akbal, İstanbul'da 20 Nisan 1923 yılında doğdu. Sait Faik ve Sabahattin Ali'den sonra Türk öykücülüğünde yeni bir kilometre taşı olarak kabul edilen Oktay Akbal, çağdaşı yazarları da etkileyen bir isim.

Önce Ekmekler Bozuldu, Aşksız İnsanlar, Önce Şiir Vardı, Bir Simit Ağacı Olaydı, Hiroşimalar Olmasın, Atatürkçülük Savaşı'nın da içinde olduğu birçok kitap yazan Oktay Akbal, son yıllarda yaşlılığa bağlı hastalıklarla yaşamını sürdürüyor.

91 yaşındaki Oktay Akbal'ın Cumhuriyet'te yayınlanan son yazısı 23 Mart 2014 tarihini taşıyor. Her gün yazı yazamadığı için çok üzülen "yazmak, yaşamaktır" diyen Oktay Akbal'a en büyük desteği ise eşi Ayla Akbal veriyor. Eşiyle birlikte Muğla Akyaka'da yaşayan Oktay Akbal Basın Müzesi'nde düzenlenen toplantıya gönderdiği bir mesajla duygularını dinleyicilerle paylaştı. Oktay Akbal’a Mektuplar kitabının ele alındığı toplantıya TGC Başkanı Turgay Olcayto, Önceki Başkan Orhan Erinç,  Genel Sekreter Sibel Güneş, Balotaj Kurulu Başkanı Muammer Tuncer ve Sekreteri Haşmet Yavuz’un da aralarında bulunduğu çok sayıda gazeteci ve yazar katıldı.

BAŞKAN OLCAYTO: DEMOKRATİK REJİMLERDE BASIN HÜRDÜR SANSÜR EDİLEMEZ

Toplantının açılış konuşmasını Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Turgay Olcayto yaptı. Olcayto, Oktay Akbal’ın inatla korkmadan gerçekleri dile getiren en önemli aydınlardan biri olduğuna dikkat çekerek günümüzde basına uygulanan baskıların her geçen gün arttığını ifade etti.

Başkan Turgay Olcayto, konuşmasında şunları dile getirdi:

“17 Aralık operasyonunun ardından görevden alınan eski Bakanlar hakkında kurulan Meclis Soruşturma Komisyonu’yla ilgili haberlere yayın yasağı getirildi. Ankara 7. Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararıyla yasaklama çıktı. Başta Cumhuriyet olmak üzere Evrensel, Birgün, Yurt, Zaman ve Taraf gazeteleri yasağa tepki gösterdiler. Yasağa uymayacaklarını söylediler. Basının görevi kamu yararını ilgilendiren bütün konularda bilgi ve fikirleri topluma aktarmaktır. Demokratik rejimlerde basın hürdür ve sansür edilemez. Yayın yasakları ile olayların kamuoyuna aktarılmasının engellenmesi Anayasa’ya da aykırıdır. Bilgi edinme yurttaşlara tanınmış bir haktır. Habere ulaşmak, haberi yorumlamak ve haberi serbestçe yayınlamak da basın özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilir. Yayın yasakları bu hakkı zedelemektedir. Halktan haber gizlemenin sakıncalarını da sıkça yineledik. Son 4 yılda alınmış 149 yayın yasağı kararı var. Bingöl’de polis öldürülüyor. Yasaklama geliyor. Uludere’den başlayıp Reyhanlı’ya kadar pek çok olayda gerçekler halktan gizlendi. Türk halkının öğrenemediği ne kadar çok haber var. Biz gazeteci olarak bile orada yaşananları bilmiyorsak kamuoyu nasıl aydınlanacak?”

OKTAY AKBAL’IN MESAJI: MEKTUPLARIN ÖZGÜN BİÇİMLERİ BASIN MÜZESİ'NDE KORUNMASI DİLEĞİM

Moderatörlüğünü Cumhuriyet Gazetesi Vakfı Başkanı Orhan Erinç’in yaptığı toplantıda gazeteci-yazar Ali Sirmen, eleştirmen Hikmet Altınkaynak ve İş Bankası Kültür Yayınları Editörü Ruken Kızıler konuştu.

Cumhuriyet Gazetesi Vakfı Başkanı Orhan Erinç,  konuşmasına Oktay Akbal’ın  gönderdiği mesajı katılımcılarla paylaşarak başladı. Akbal, mesajında şunları dile getirdi:

“Değerli Dostlar; edebiyat, anı ve belge değeri olan bu dost mektuplarının özgün biçimlerinin Cemiyetimizin Basın Müzesi’nde korunması ve gerektiğinde araştırmacıların bilgilerine sunulması, dileğimdir. Zamanlar geçer, değerli anılar varsa, onlar hep kalır. Bu mektupların kitaplaşmasında katkı ve emeği büyük olan edebiyatçı yazar, dostum Hikmet Altınkaynak’a, kitabı yayımlayan İş Bankası Kültür Yayınları yönetimine, editör Rûken Kızıler’e çok teşekkür ederim. Ayrıca bu toplantıyı gerçekleştiren Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Basın Müzesi’ne, toplantıya katılan değerli konuşmacılara ve konuklara da sevgilerimi, teşekkürlerimi sunarım.”

ORHAN ERİNÇ: OKTAY AKBAL’IN YAZISINI İLK OKUYAN GAZETECİLERDEN BİRİYİM

Cumhuriyet Vakfı Başkanı ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan Erinç,“Ben yıllarca yazı işlerinde Oktay Akbal’ın yazısını ilk okuyan gazetecilerden biri oldum. Oktay Akbal’a Mektuplar kitabının çıkması çok değerli" diyerek başladığı konuşmasına yayın yasaklarıyla ilgili görüşlerini dile getirerek devam etti:

“Son yayın yasağı ile halkın bilgi edinme hakkı elinden alındığı gibi gazetecinin de adli haber yazma olanağını da elinden alınıyor. Polis, adliye muhabiri dediğimiz çok önemli alanın çalışanlarının da haber yapmasını engelleyen bir uygulama. Basın Yasası’na dayanarak radyoyu, televizyonu, interneti bağlayıcı karar almak olanağı hukuken yok. Ancak  ama yayın yasaklarında her nedense 3. maddeden hareketle basına yasak getirmek gibi hukuki sorunla karşı karşıyayız.  Hukuki dayanağı olmayan bir yayın yasağı var. Son yayın yasağı ‘basılı, görüntülü ve internet gazeteciliği’ dediği için radyoyu kapsamıyor” diye konuştu.

HİKMET ALTINKAYNAK: HAYATTA HİÇBİR ŞEYE BOYUN EĞMEDİ

Oktay Akbal’a Mektuplar kitabının yazarı olan Hikmet Altınkaynak, şunları söyledi:

“Oktay Akbal, bu mektupların yok olmasını istemiyordu. Onları 70 yıl boyunca saklamış, korumuş, gözü gibi bakmış, değer vermişti. Mektuplar, değerli dostlarından gelmişti ve değerli bilgiler içeriyordu. Bu nedenle de mektupları bir an önce okurla buluşturmak istedi. Haklıydı, dün yazılmış gibi mürekkep kokuyordu. Doğaldır ki uçup gitmeyen yalnızca mürekkep değildi. O yoğun duygulardı. Bu mektupları yayımlama kararı, sanırım biraz da bu yoğun duyguları paylaşmak içindi.  Ama bir yandan da Oktay Bey, zaman zaman karamsarlığa kapılıyor, yaşlılıkla, hastalıkla savaşıyor. Hayatta hiçbir şeye boyun eğmediği gibi, onlara da boyun eğmiyordu. Geleceğe kalacak mektupların; belgesel, yazınsal değeri olsun istedim. Seçmeyi tıpkı bir şiir antolojisi hazırlar gibi yapmaya çalıştım. Mektuplar, yazıldığı gibi aynen kitaba aktarıldı. Buna hem ben hem de yayınevi editörü Sayın Rûken Kızıler, büyük bir dikkat ve özen gösterdik. Okunamayan sözcükleri olası sözcüklerle tamamlama yoluna gitmedik, yerini boş bırakıp (…) olarak belirttik. Bilinmeyen kişi, yer, yapıt, sözcük adlarını çok büyük oranda dipnotlarla açıklamaya çalıştık. Yazar sıralamasını, yazanların soyadına göre yaptım. Her yazarın mektuplarını da ilk mektubundan son mektubuna doğru kendi içinde yazılış tarihine göre dizinsel olarak sıraladım.”

CEPLERİ MEKTUPLA DOLU KUŞAĞI SAYGIYLA ANIYORUZ

İş Bankası Kültür Yayınları Editörü Ruken Kızıler ise toplantıda yaptığı konuşmada kitabın oluşma süreciyle ilgili duygularını paylaştı:

“Oktay Akbal, tüm yaşamı içinde kendisine gelen mektuplara o kadar zaman ayırmış ki, taşradan gelen mektuplarda hep bir istek var. Oradan ulaşamadıkları gazeteleri, dergileri talep ediyorlar. Para birleştirip ona gönderiyorlar, Sadece öykücü, gazeteci, romancı değil aynı zamanda bir mektup üstadı olduğunu mektuplardan görüyoruz. Oktay Akbal’a mektupları saklayıp, arşivini açtığı için de kendisine müteşekkirim. Cepleri mektupla dolu kuşağı saygıyla anıyoruz.”

ALİ SİRMEN: OKTAY AKBAL İÇİNDEKİ ÇOCUĞUNU ÖLDÜRMEMİŞ BİR ADAMDIR

Oktay Akbal ile uzun yıllar birlikte çalışan gazeteci-yazar Ali Sirmen ise “aydın cesaretini  ondan öğrendim” diyerek konuşmasına başladı.

“Doğrusu söze nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Bugün Oktay Akbal ile telefonda konuştum. Buraya gelen herkese selamlarını, sevgilerini gönderdi. Oktay Akbal hasta. Onun hasta olduğunu duymak insana üzüntü veriyor. Fakat ne tuhaftır ki bütün bu elverişsiz koşullara rağmen Oktay Akbal ile konuşunca insanın içi açılıyor. Benim de içim açıldı. Onu teselli edeceğime ben teselli buldum. Oktay Akbal, bir güzel insandır. İçindeki çocuğu hiç öldürmemiş bir adam. Her zaman insana yaşama sevinci verir. Ondan unutulmaz bir şey öğrendim. Aydın cesaretinin ne olduğunu Oktay Akbal’dan öğrendim. Askeri darbeleri beraber yaşadık. Fakat Oktay Akbal yazı yazarken hiç kendini tutmaz, frene basmaz, düşüncelerini gözünü kırpmadan söylerdi. Aydın cesaretinin aynı zamanda insanın korkarak da olsa düşüncesini açıklama inadı olduğunu Oktay Akbal’dan öğrendim.”

KİTAPTA KİMLERİN MEKTUPLARI VAR?

Nahit Ulvi Akgün, Besim Akımsar, Sabahattin Kudret Aksal, Talip Apaydın, Prof. Dr. Neda Armaner, Mustafa Balbay, Özdemir Balkan, Tahsin Banguoğlu, Faik Baysal, Vehbi Belgil, Egemen Berköz, Adnan Binyazar, Salah Birsel, Dr. H. Wilfrid Brands, Alev Çoşkun, Necati Cumalı, Bülent Ecevit, İlhami Emin, Ali Gevgilili, Kasım Gülek, Ruşen Hakkı, Kenan Harun, Georg Hazai, Ayhan Hünalp, Ahmet Köksal, Cahit Külebi, Nezihe Meriç, Yaşar Nabi Nayır, Behçet Necatigil, Fahir Onger, Fikret Otyam, Lütfi Özkök, Ziya Osman Saba, Mehmet Salihoğlu, Mehmet Seyda, Salim Şengil, Ahmet Telli, Naim Tirali, Prof. Dr. Fehmi Yavuz, Hilmi Yavuz.

MESLEKTE İZ BIRAKANLAR TOPLANTILARI

TGC Meslekte iz bırakanlar toplantılarıyla yaşayan ve kaybettiğimiz gazeteci ve yazarların dünya görüşlerini, eserlerini üyeleriyle paylaşmayı sürdürüyor: Bugüne kadar toplantılara konu olan gazeteci ve yazarların isimleri ise şöyle:

1.     Burhan Arpad/ çevirmen-yazar

2.     Cevat Fehmi Başkut /gazeteci

3.     Doğan Nadi/ Gazeteci-yazar

4.     Faruk Nafiz Çamlıbel/ şair-yazar

5.     Hrant Dink/ gazeteci

6.     İlhan Selçuk ve karikatürist Turhan Selçuk

7.     Niyazi Ahmet Banoğlu/ gazeteci, tarihçi, yazar

8.     Semih Balcıoğlu/ karikatürist

9.     Şakir Süter/ Gazeteci

10.  Uğur Mumcu/ gazeteci- yazar

11.   Vasfiye Özkoçak/ gazeteci
http://guneydogugazetecilercemiyeti.com/ sitesinden 08.09.2015 tarihinde yazdırılmıştır.
http://www.guneydogugazetecilercemiyeti.com/HaberYazdir?id=274
*

Şiir yazar gibi yapayalnızım

10.07.2015 Cuma
Yazanın samimiyetini onlardan daha iyi gösteren başka belgeler var mıdır şu dünyada? Samimiyetsiz mektup yazılabilir mi meselâ? Hissiz ve rastgele… Bu pek mümkün değildir bana göre…
Sadece hislerin aktarıldığı kâğıtlar değillerdir mektuplar… Tarihi birer belgedir aynı zamanda!


Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, efsane gazeteci Oktay Akbal’a gönderilen mektupları içeren bir kitap hazırladı: 1943-2014 yılları arasında yazılan bu mektuplarda kimler yok ki? Bülent Ecevit’ten Talip Apaydın’a, Necati Cumalı’danBehçet Necatigil’e kadar herkes mektup yazmış Oktay Akbal’a… Bu mektuplar öyle alelâde mektuplar da değil üstelik. Hal hatır sormaktan öte mektuplar. Mektupları okudukça “Eski insanlar birbirlerinin değerlerine ne kadar saygılıymış, fikir paylaşmak ne kadar da önemliymiş” diyor insan. İçinde öyle mektuplar var ki, insanı çok derin düşüncelere sevk ediyor. İşte o mektuplardan biri… Köy Enstitüleri’nden yetişmiş, tarihimizin en değerli yazarlarından biri olan Talip Apaydın’a ait. Ne zorluklarla, ne çilelerle, yılmadan, bıkmadan, usanmadan bu ülkeye katkı sağlamak için çalıştıklarının belgesi bu.


“Sayın Oktay Akbal Ağabi,
Sizi tekrar rahatsız ediyorum, bağışlayın. Bu hususta Naim Tirali ile sizden başka kime yazabilirim? Vatan’daki romanıma, Emmioğlu’na bir türlü sıra gelmiyor. Oysa çok güveniyordum o romana. Siz bir romanın ne emeklerle yazıldığını iyi bilirsiniz. Gazeteye verildikten ve yayını için söz de alındıktan sonra bir buçuk yıl geçerse yazarın nasıl üzüleceğini de tahmin edersiniz. Ağabi çok içten rica ediyorum. Bir rica edin de sıraya alınsın artık. Çünkü ilginç bir roman olduğuna inanıyorum. Üstelik bir buçuk yıldır bekliyorum.

Fakir’le (Baykurt) beraberdik, ‘orada bir yakının öz olmazsa yayınlanmaz,’ dedi. Bu ön olma işini sizden ve Tirali Bey’den bekliyorum. Sizi son rahatsız etmiş olayım lütfen ağabi…

En derin selam, saygı ve yakınlıklarımı sunarım.” Talip Apaydın


Sadece bu mektup değil… Birbirinden özel, birbirinden içli daha niceleri… Bu kitabı okuyun. Yakın tarihimize mektuplar ışığında bakacaksınız.
Ahmet Hakan

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ahmet-hakan_131/makale/siir-yazar-gibi-yapayalnizim_265580


*
Mektup Yazmak Tarih mi Oldu? - Oktay Akbal

Sözcükler birer insan gibi karşımda durmuş bekleşiyor. “Seç beni” diyen var, “bensiz yazamazsın” diye seslenen var, “ben hepsinden daha önemliyim” diye bağıran var!.. Seçmek zor! Oysa ben bugün havadan sudan söz etmek istiyordum. Hava sıcak mı sıcak! Ağustosun son günleri. Bir çölde gibiyim. Hepsini itiyorum o sözcüklerin! Dursunlar oldukları yerde! Yatsam mı? Bir iki saat kestirsem! Bir düş dünyasında yaşasam. Ama ya tersi olursa... Karabasanlar iniverirse tepelerden!..
Daktilomu bir yana itiyorum. Onun, her biri kendini beğenmiş harflerini istemiyorum. Yazacaksam, onlarla değil, kendi elimle yazmalıyım. Yazmak diyoruz, ama makine yazıyor! Hem kendimizi hem de okurları aldatıyoruz. O satırları parmak uçlarımızın bazı harflere basmamızdan çıkmış.
Yapay mı yapay!.. Düşünceler, duygular kimi zaman elle tutulacak kadar bizdendir. Bir parçamız gibidir. Ne güzeldi eskiden! Oturursun masanın önüne, kâğıtları çekersin, kalemi mürekkebe batırırsın, başlarsın çiziktirmeye... Benim el yazım okunmaz. Ben bile zorluk çekerim. Her harfe itina göstererek yazmak gerekir. Okulda dersler de vardı. El yazısıyla yazmak bir ustalık sayılırdı. İçtenlik denen şey ancak parmak uçlarındaymış gibi...
Yaşlı yazarlar, Arap harflerini kullanırlardı. O günlerde o harfleri okuyarak dizen mürettipler vardı. Yaşlandılar, gittiler. El ile yazı yazanlar da azaldıkça azaldı, varsa yoksa daktilo, derken daha ustalıklısı...
El yazısı mektuplar bir define gibi saklanırdı! Yıllar geçmiş, aşklar iyi kötü sonuçlanmış, çoluk çocuk derken duygulanmaların yerini yaşamın katı gerçekleri almış. Mektup yazmak mı, kime, arkadaşına, sevgiline mi, onun da kolayı var çekersin mailleri, telefonu, birkaç sözcük yeter derdini anlatmaya!..
Oysa mektuplar vardı. Tarihe karıştılar. Kimse el yazısıyla hatta daktilo ile mektup yazmıyor. Edebiyatta bir bölümdü mektup... “Tehlikeli Alakalar”ı düşünün, karşılıklı mektuplaşmalarla koskoca bir roman... Her mektup apayrı bir öykü. Birbirini tamamlayan bir yaşamın ya da birçok yaşamın...
Nerden nereye, sözcükler bekleyedursun! Onların istediklerini değil, günün, anın bende yaşattıklarını el yazısıyla deftere dökmek!.. Nice defterleri ta çocuk yaşımdan bu yana doldurduğum gibi...
Ne gereği var! Zaman değişmiş, her şey değişmiş, insan mı yerinde kalacak? O da uymuş, kendini akıp giden zamana bırakmış. Melih Cevdet’in dediği gibi, bir akan zaman var bizleri alıp sürükleyen, bir de duran zaman var. Her şeyin bitip tükenmesi...

Cumhuriyet yazarları , Köşe Yazıları , Oktay Akbal Pazar, Eylül 02, 2012
http://haberguncel.blogspot.com.tr/2012/09/mektup-yazmak-tarih-mi-oldu-oktay-akbal.html

*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder