7 Eylül 2015 Pazartesi

Oktay Akbal’la Söyleşiler



Oktay Akbal’la Söyleşi / Mustafa Baydar

Gazeteci yazar Oktay Akbal'ın 1950'lerde Mustafa Baydar'a verdiği söyleşinin de yer aldığı ve son olarak İletişim Yayınları'ndan çıkan "Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar" kitabından Akbal'ın söyleşisini aynen yayımlıyoruz.
İstanbul - BİA Haber Merkezi01 Eylül 2015
Yanılmıyorsam sizin ortaya attığımız “mutlu azınlık” sözü birçok yorumlara uğradı, lehte ve aleyhte yazılar yazıldı. Acaba bu sözünüz yanlış mı anlaşıldı? Düşüncenizi yeniden açıklamak ve aydınlatmak ihtiyacını duyuyor musunuz?

“Mutlu azınlık” derken ne demek istediğimi birkaç yazı ile açıklamıştım. Burada uzun boylu üzerinde durmak istemiyorum. Mutlu azınlık deyimini ben yaratmadım. Stendhal Kızılla Kara’nın başına yazmış. Yapıtlarının ölümünden yüz yıl sonra anlaşılacağını, sevileceğini, ancak o zaman mutsuz çoğunluğun malı olacağını anlatmak istemiş. Yaşadığı çağın gereklerine uymaktan, beğenilerine kapılmaktan, büyük okur kitlesinin hoşlanacağı çeşitten şeyler yazmaktan kaçınmış. “Mutlu bir azınlığa” ithafıyla bunları anlatmış. Ataç’ın dediği gibi, “Kendini düşünmüyor, yalnız işini, dölütünü [sanatını] düşünüyor. Boyun eğmiyor günün dileklerine, çoğunluğun buyruklarına. Mutlu azınlığa sunuyor yapıtlarını, mutlu azınlık dediği de öyle sanıyorum ki bir kendisi... İstediği kendi kendini aşmak. Biliyor ki, bir kişi ancak kendi kendini aşmaya çalışmakla toplumunu, ulusunu, bütün kişi oğlunu yükseltebilir.” Bu kadar açık bir düşünceye ters, yanlış anlamlar verenler oldu. Ben sanat erinin çoğunluğun beğenisine uygun eserler yazarak kabiliyetini harcamamasını isterim. Çünkü her sanatçı bir çeşit öncüdür. Çoğunluğun keyfine hizmet edip para kazanan, ün çağlayan kişiyi sanatçı saymam ben. Mutlu azınlık için yazmak, zenginlerin, hah vakti yerinde olanların keyfini hoşnut etmek, onların yararına çalışıp, geniş halk kitlelerine sırt çevirmek demek değildir. Özlediğimiz, bugünkü mutsuz çoğunluğun da yarın sanat anlayışı bakımından mutlu bir çoğunluk haline gelmesidir.



Memleketimizin okuyucu kitlesi bakımından arzulanan seviyeye gelememesinin sebepleri...

Memleketimizde çeşit çeşit okur var. Kerime Nadir veya Mükerrem Kâmil Su’nun romanlarını okuyan on-on beş bin kişi var. Bunlar da okur. Hem de kitapları dört beş lira vererek alıyorlar. Bir de bizim kuşağın on yıldan beri uğraşa didine âdeta yaratarak ortaya çıkardığı beş bin kişiye zorlukla yükselen seçkin bir okur kitlesi var. Dileğimiz bu seçkin okurların günden güne artması. Türkiye’de beğenisi, anlayışı olan okurlar gittikçe artacak elbet. Milletimizin kültür seviyesi yükseldikçe okurlar da gerek kalite, gerek sayı bakımından olgunlaşacak. Bunu hızlandıracak çareler, yollar var. Şimdi aklıma geleni, okullarda okutulan edebiyat derslerini gerçekten edebiyat beğenisi aşılar bir hale getirmek.

Türk cemiyeti sizce ne ölçüde Batı uygarlığına geçebilmiştir?

Toplumumuz Tanzimat’tan beri Batı uygarlığına giden yolda yürüyor. Ama bazen pek yavaş, bazen pek hızlı. Arada bir de yerinde saydığı, hatta birkaç adım geri attığı oluyor. Atatürk devrimleri hızı kesilmeden sürüp gitseydi bugün Batı uygarlığına daha çok yaklaşmış olurduk.
Bugünkü sanatçıların medeni cesaret bakımından Tanzimat ve İstibdat nesli sanatçılarından geride kaldığı söyleniyor.

Dünyanın her yerinde sanatçıların topluma olan etkileri eskisine nispetle azaldı. Birkaç yıl önce “Edebiyat Ölüyor mu?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bunda çağdaş edebiyatçının toplumun gözünde değerinden ve etkisinden çok şey kaybettiğini söylemiştim. Yalnız bizde değil. Örneğin bir Emil Zola’nın, çağının toplumuna yaptığı etkiyi göz önüne getirin. Zola’nm bir makalesi Fransa’yı birbirine katmıştı. Bugün hangi Fransız yazan aynı tepkiyi uyandırabilir? Edebiyat o sıralarda rakipsizdi. Bugün sinema, televizyon gibi rakipleri var. Günümüz sanatçılarının toplum üzerinde etkileri eski sanatçılarınki gibi kesin olmaktan uzak. Ayrıca siyasi inançların kaynaştığı bir çağda sanatçı her an içinden çıkılmaz çukurlara düşmek tehlikesindedir. Zaten geçim zorlukları karşısında bunalmış olan çağımız sanatçısı dünkü sanatçıların geçim derdinden uzak davranışlarını yapamaz elbet.
Son zamanlarda sizi “sosyal sanat” yapmamak, yazılarınızda fazla ferdî kalmakla itham ediyorlar, ne dersiniz?

Bugün sosyal sanat yaptığım savunanların çoğu Fecr-i Ati’ye vergi bir duygululuk ve romantizm havası taşıyan şiir ve hikâyeler yazıyorlar. “Gökyüzünden geçen bulutlar insanların ıstırabına ağladı” gibi mısralarla sosyal sanat yaptıklarını sananlar kendilerinden başka kimseyi aldatamazlar. Ben hikâye ve romanlarımda kişioğlunu kendimce anlatıyorum. Bence bir kişinin iç dünyası varılamayacak, keşfedilemeyecek kadar uçsuz bucaksızdır. Sonsuz meselelerle doludur. Toplum da bireylerden kurulduğuna göre bireyin dünyasını iyice tanımak ve tanıtmak niçin “sosyal sanat” yapmak olmasın? Benim öyle bir iddiam yok. Ben sevdiğim, hoşlandığım, acısını duyduğum, sevincini tattığım şeylerden bahsediyorum. Bütün ufak tefek ayrıntılar kişioğlunun ölmez görünüşünü çiziyor. İlk hikâyelerimden beri beni kişinin iç dünyası ilgilendirdi. Bu iç dünya ile dış dünya arasındaki çelişmezlikler, çarpışmalar, yıkılmalar. Her sanatçının kendine vergi bir kişiliği vardır. Ben büyük şehirde yaşayan bireyin serüvenini anlatıyorum. Kendime göre, kendi yönlerimden. Her yazar kendine göre bir dünya kurar. Benimki bu. Gerçekten sanat değeri taşıyan bir eserin sosyal ve beşeri ölçüler bakımından da değerli olacağına inanırım ben.
Sait Faik son olarak Gülen Erdal’a verdiği mülakatında hikayeciler arasında en fazla sizi beğendiğini söylüyor. Sait Faik’le herhalde benzer yönleriniz olacak...

Sait Faik’ten çok şey öğrendim. Yalnız ben değil, bir kuşağın hikayecileri ondan neler öğrenmediler ki! Bir kere hikâye yazmak isteğini, özlemini bana Sait Faik’in ilk okuduğum hikâyeleri verdi. Sonra çevreme, insanlara, kendi içime nasıl bakılacağını gene onun hikâyeleriyle öğrendim. Sait Faik’in kişiliğim üzerinde büyük etkileri oldu. Uzun yıllar dostu olarak da çevresinde yaşadım, ikimiz de her kişiye üzerinde uzun uzun durulup düşünülecek birer dünya gözüyle bakıyorduk. Sanatçının her şeyden önce kendi dünyasını anlatması gerektiğine inanıyorduk. Sait’le yakınlığıma bunlar birer açıklama olabilir.
• Önce Ekmekler Bozuldu ve Aşksız İnsanlar adlı kitaplarınızın ikinci baskılarını yaparken dillerini biraz değiştirdiniz. Bu lüzumu neden duydunuz? Bir sanatçının buna hakkı var mı?

Önce Ekmekler Bozuldu 1946’da çıktı, Aşksız İnsanlar 1949’da. Bu iki kitapta yer alan hikâyeler 1942 yılları arasında yazılmıştı. 1955’te ikinci basımlarını yaparken onları aynı şekilde kitaba alamazdım. On yıl içinde dilimiz görüyorsunuz ne kadar arılaştı. O hikâyeleri eski halleriyle yeniden ortaya çıkarmak bana yersiz geldi. Öteki kitaplarımın örneğin Garipler Sokağı’nın da ikinci basımını yaparsam aynı şekilde dilini değiştireceğim. Bir yazar ömrü boyunca dili üzerinde çalışmalı bence. Çünkü bizim dilimiz Fransızca, İngilizce gibi istikrar kazanmış durumda değil. Yazılarımızın ileriye kalmasını istiyorsak hiç değilse dil bakımından bunu şimdiden sağlam bir yapıda kurmaya çalışalım.

Edebiyatımızın tenkit yönü ne durumdadır?

Edebiyatımızın tenkit yönü ne yazık ki, bomboş. 10 yıldan beri o kadar şair, hikâyeci, hatta romancı yetişti, tek bir eleştirmeci yetişmedi. Şair ve hikâyeciler ister istemez zaman zaman eleştirmecilik yapmak zorunda kaldılar. Nurullah Ataç eleştirmeci olmaktan çok, usta bir deneme yazarıdır. Bizim kuşaktan olduğu kadar daha sonraki kuşakta da eleştirmeyi kendine alan olarak seçen tek bir gönüllü çıkmadı, çıkamayacak galiba. En üzücü yön de bu.
Sevdiğiniz hikâyeci ve romancılarımızdan birkaç isim söyleyebilir misiniz?

Günümüz hikâyecilerinin hemen hepsinin sevdiğim hikâyeleri vardır. Bazılarını kendime yakın bulduğum için, bazılarını da benim hiçbir zaman yazamayacağım, göremeyeceğim şeyleri görüp yazdıkları için severim. Sait Faik’ten Özcan Ergüder’e kadar gelen hikayecilerin yeni sanatımıza yararlı oldukları kanısındayım. Derece derece, az veya çok. Romancı olarak da Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Orhan Hançerlioğlu güçlerinin yettiğince çalışıyorlar.

http://bianet.org/bianet/yasam/167259-oktay-akbal-la-soylesi
*
OKTAY AKBAL – Öykünün Büyüsü / Ayhan Aydın

Oktay Akbal ülkemizin yüz akı öykücülerinin başında yer alıyor. Niye yüz akı diyorum? Onun öyküleri, kitapları, denemeleri, tüm yazıları bizi aydınlık bir dünyaya götürüyor. İnsan sıcaklığı, duygu yoğunluğu o kadar fazla ki onun eserlerinde o öyküleriyle, yazılarıyla bir şiir atmosferinde yolculuk yaptırıyor bize. Bu büyük öykücümüzle yazı yoluyla yaptığım söyleşi çalışmasını sizlerle paylaşmak beni mutlu kılacak.

Sevgili Akbal öykü ve romanlarınıza, denemelerinize baktığımızda şiirsel bir anlatış, lirik bir temayla karşılaşıyoruz. Toplumsal sorunları anlatırken bile aynı sıcaklıkla kavrıyor kelimeleriniz, cümleleriniz bizleri.

Bu insan sıcaklığını yakalamış değerli yazarımız bize kendisini nasıl anlatır? Çocukluk günlerinden bugüne hayatı hakkında neler söyler?



Bir yazarın gerçek yaşamı yazılarındadır. Yapıtlarımıza bakarak yaşamımızın nasıl geçtiğini, geçmiş olabileceğini çıkarırlar. Ben bir İstanbul insanıyım. Şehzadebaşı’nda doğup büyüdüm. Gençliğim Fatih’te, biraz da Erenköy’de geçti. Çocukluk günlerimde mutlu anlarım da oldu, ama acılı günlerim, yıllarım da. “İnsan Sıcaklığı” adını verdiğiniz şey kişinin kendine, çevresine, dünyaya, yaşama bakışıdır. Umutlu, iyi niyetli olmasıdır. Yazdıklarında da bunu yansıtması kaçınılmazdır elbet.



Roman ve öykülerinizde genel toplumsal sorunlar yanında özellikle insanların ruhsal derinliklerine giren gizemli yaşamlarını, hüzünlerini, hayallerini işliyorsunuz. Siz bir edebiyatçı olarak da çok kuvvetli bir gözlemcisiniz. İnsanları ve yaşamı sürekli izliyorsunuz?



Her gerçek yazar önce iyi bir gözlemcidir. Dış dünyaya da iç dünyaya da gerçek bir gözlemci olarak bakar. Ben bireyin toplumun bir parçası olduğunu –herkes gibi- düşünürüm. Yazar da bireyi içinde yaşadığı çevrenin dışında, toplumun dışında bir varlık sayamaz. İstese de sayamaz. Öykü yazarı da gazetelerde köşe yazıları yazan ama yazdıklarının kalıcı olmasını, yalnız şimdiye değil geleceğe de seslenmesini isteyen insanoğlunu ve onun yaşamını sürekli izleyen biridir.



Şimdiye kadar yayınlanan binlerce yazınızda, kitaplarınızda hep insanın özünü yakalamış, sıcak insan duyarlılığında insanın, Türkiye’nin toplumsal sanat ve edebiyat dünyasının sorunlarını, güzelliklerini, çilelerini, çelişkilerini işlediniz, anlattınız. İnsana ilişkin sorunların giderilmesinde yazının, sanat ve kültürün önemi yadsınamaz. Fakat Türkiye’de XX. Y.Y.’da bile bu gerçek hâlâ anlaşılamıyor.

Peki bu gerçek hâlâ sizce niçin anlaşılamıyor Sevgili Akbal?



Bir toplumu değerlendiren, ona çağdaş dünyada önemli bir yer, bir anlam kazandıran tek güç, sanattır, edebiyattır. İnsanı gerçek bir insan kılan… Bir eğitim işidir her şeyden önce. Ama ülkemizde sanata, edebiyata önem verilmeyen, günden güne de bu alanda gerilere düşen bir durumdayız. Sorun politikacılarımıza ne zaman gerçek bir sanat yapıtıyla, bir kitapla, bir şiirle dostluk kurabilmişler? Alacağınız yanıt çoğunlukla olumsuzdur.



Siz aynı zamanda ülkemizde demokrasinin, laikliğin yerleşmesi için çaba harcayan değerlerimizden birisiniz. Demokrasi ve laiklik olmadan ülkenin ilerleyemeyeceğini savunuyorsunuz. Demokrasi hem insana hem devlete gerekli. Herhalde sanat ve edebiyatın da gelişip serpilmesi hür ortamlarda olabilir?



Demokrasi, laikliğin baş koşuludur. Laiklik de demokrasinin… Ayrılmaz parçalardır bunlar. Laik olmayan toplumlara bakın, hiç birinde demokratik bir uygulama yok. Dikte rejimleri şeriatçı kafaların yönettiği ülkeler, uygarlık alanında gerilere düşmüşlerdir. Bugün bağnazca din duyguları, koşullarıyla yönetilen hiçbir ülkede demokrasi yoktur. Uygarca bir yaşam da…



Sizin bir çok değerli dünya yazarından çeviri eserleriniz oldu. Sevgili Akbal çeviri yapmak, başka dilden bir eseri dilimize kazandırmak nasıl bir duygu. Bunun zorlukları neler?



Gençliğimde pek çok kitap çevirdim. Camus’dan, Sartre’a, Kessel’den, Seminon’a daha başkalarına. Çeviri yapan kişi her şeyden önce kendi dilini en ince ayrıntılarına kadar bilmelidir. Bir Latin atasözü “Çevirici bir aindir” der. Özellikle şiir çevirileri apayrı bir nitelik ister, çevirenin şair olmasını.



Uzun yaşamınız içinden şair ve yazarlarımızla yakın dostluklarınız oldu. Bu dostlarınız aynı zamanda edebiyatımızın da büyük isimleriydi. Bize bu yakın dostluklarınızın anılarından bahseder misiniz? Edebiyat dünyamızda sizce neler değişti. Siz bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?



Edebiyat dünyasına çok genç yaşta katıldım. Bu yüzden de son yarım yüz yılın içinde pek çok yazar, şair dostum oldu. Bir çoğunun yakın arkadaşı oldum. Bu konuda yazdığım kitaplardan “Şair Dostlarım”, “Anı Değil Yaşam” ve “Şairlere Ölüm Yok” da bu tür anılarımı anlattım.



Yarınlar Hesap Sorar isimli eserinizde Ali Sirmen’den bir alıntıya yer veriyorsunuz. “Bir avuç gökyüzü hapistekiler için özgürlüğün simgesi.” Ama özgürlük yasaktır yazarımıza, çizerimize, o doğduğu andan beri büyük bir gaz altındadır. Çetin Altan’ın ilk romanında belirttiği gibi; “Bir avuç gökyüzü çok görülür ülkemizin aydınına, insanına. Yok bir avuç gökyüzü büyük göz altı var. Özlemeyin bir avuç gök yüzünü, büyük göz altına alışmaya bakın”, (s. 203)

Siz zorbalık baskı ve zulüm karşısında da, tüm engellemeler karşısında da yine bıkmadan usanmadan insandan, doğrudan yana mücadele verilmesini savunuyorsunuz. Aydınlar, yazarlar böyle yapmasa “Yarınlar Hesap Sorar” diyorsunuz.



Yazar olmak gerçekleri bütün acılığı ile de olsa sergilemektir. Yazar yalnız içinde yaşadığı dönemden değil gelecek yıllardan da sorumludur. Edebiyatın işi okurlara hoşça vakit geçirtmek değil, onları aydınlatmak, yaşama bağlamak, birbirimizi sevmeyi öğretmektir. Yarınlar elbet hesap soracaktır. Yarınki kuşaklar “adam güzel şeyler yazmış, ama toplumdaki gerçekleri ya görmemiş ya da gözlerden saklamış” demesinler. Bakın Tevfik Fikret gibi Nazım Hikmet gibi şairler yıllar sonra etkinliklerini sürdürüyorlarsa, daha da sürdüreceklerse içinde yaşadıkları toplumun gerçeklerini en güzel biçimde dile getirmelerindendir.



Yüzyıllık Umutsuzluk, isimli kitabınızı bana imzalarken “Umut hep yaşamalı” diyorsunuz. Peki umutlar hiç tükenmeden hep canlı nasıl yaşatılabilir?



Ben her zaman, en umutsuz görünen günlerde bile umuttan yanayım. Umut olmazsa yaşam sona erer, bir anlamı kalmaz. Ama umutları gerçeğe çevirmek çabası da unutulmamalı. Durup dururken umutlar kendiliğinden gerçekleşemez.



Bir kitabınızda yine “Yüzyıl yanar köz düşer yüz yıl yanar Senin de oğlun ölse Yüreğin yüz yıl yanar” diye bir Doğu ağıtından bahsediyorsunuz. Günümüzde insanların birbirine düşürüldüğüne, yüreklerin yanmaya devam ettiğine tanık oluyoruz. Baskı ve işkencenin yanında yaratılan bir Kürt/Türk, Alevî/Sünni zıtlaşması var.

Bu zıtlaşmalar sorunları daha da arttırmaktan başka bir şeye yaramıyor, her halde?



Türkiye daha doğrusu Anadolu bir mozaiktir. Çok çeşitli etnik gruplar yaşar. Bir yabancı bilgin bunların sayısını ellilere kadar çıkardı. Nice kavimler gelmiş geçmiş bu topraklarda yerleşmiş. Nice birikimler üst üste yığılmış. Demokrasi bütün bu zenginliği çeşitliliği bir odakta toplamaktır. Atatürk “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demişti. “Ne mutlu Türk olana” dememişti. Bu sözün taşıdığı değeri bilmek gerek.



Sevgili Akbal sizce Anadolu Halk Kültürü ürünlerinin çağdaş Türk Edebiyatına ne gibi etkileri olmuştur.



Halk edebiyatımız bir kaynaktır. Türk halkının niteliklerini sergileyen, bizlerin de yararlanması gereken bir kaynak.



Söyleşi; Ayhan Aydın,
DAMAR DERGİSİ, SAYI, 63, HAZİRAN 1996,
OKTAY AKBAL’LA SÖYLEŞİ, SAYFA 2-3.

http://www.cemvakfi.org.tr/kultursanat/oktay-akbal-oykunun-buyusu/
*
Oktay Akbal İle Söyleşi /  Feridun Andaç

__ ...

__"Babamın erken ölümü, ekonomik durumumuzun bozulması, annemle kapalı bir yaşam, geçim sıkıntısı beni iç dünyama kapattı. Olaydan çok iç düşünceler, sezgiler, arayışlar, düşler ağır bastı. Ama bunlardan da yalnız kendimi değil, kendime benzeyenleri anlattığımı, her okuyanın bu öyküleri 'kendisi yaşamış' gibi duymasını istedim. Doğallıkla bu, kendiliğinden oldu. Yazmanın, anlatmanın doğal akışı içinde."

__ ...

__"Her yazar kendi kuşağıyla, sorunlarıyla, acıları, serüvenleriyle ister istemez baş başadır. Ben İstanbul'da, Şehzadebaşı'nda doğdum büyüdüm, ikinci Dünya Savaşı'nda gençliğim geçti. Her an savaşa alınmak, ölümle karşılaşmak tehlikesiyle baş başa. Savaş sonrasında da bunalımlı yıllar yaşandı. Hâlâ da toplum sağlam bir yere yerleşmiş değil. Ben de büyük kentteki bireyin öykülerini yazdım. "

__ ...

__"Yazarın, sanatçının önce kendisi için yazmasının kaçınılmazlığını yazdığım için, gerçek sanat yapıtının önce yaratıcının kendisinin, sonra da Stendhal'in deyimiyle, "mutlu bir azınlık"ça beğenilmesini istediğim için geçmiş yıllarda epey eleştiriye uğradım. Bugün de görüşlerim değişmedi. Sanat yapıtları ısmarlama bile olsa, sanatçı o yapıtı yine de kendi beğenisiyle ortaya koyar. Ustalığa erişmek için başkalarının isteklerini, övgülerini, yergilerini düşünmeden kendisi için, kendisini "tatmin etmek" için yazar. 

Öykülerimde, romanlarımda "ben"den pek çok izler elbette var, ama o "ben"ler öyküdeki kişilerdir, kişidir. Zaten isteseniz de gerçek yaşamınızın bir parçasını olduğu gibi veremezsiniz. Yazı, gerçeği değiştirir, başka bir biçime sokar, sanat yapıtında yaratıcıyı aramak kolay bir yoldur, çoğu kişiyi yanıltan bir tutumdur. " 
__ ...

__"Ben ve Tarık Buğra, Necati Cumalı, Sabahattin Kudret, Tarık Dursun vd. kendimizi toplum gerçeklerinden koparmadık; bu gerçekler içinde çırpınan insanoğlunun serüvenlerini, gündelik yaşantısını iç ve dış derinlikleriyle verdik.”


 (Feridun Andaç, "Bir Öykü Evreni Yazarın Evreninden bir Parçadır", Oktay Akbal İle Söyleşi, Adam Öykü, sayı 4, Mayıs-Haziran 1996.)


*

‘Umudum vatansever gençlerde’


Erol Ertuğrul

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir yaşamını yitirip öteki dünyaya gittiğinde; cennete geldiği söylenmiş. Gözlerini açıp çevreye bakınmış, “Nerede Gökova” demiş. Cevat Şakir bir Gökova hayranıydı. İtalyanların ünlü bir sözü var “Roma’yı gör, sonra öl.” Şakir “bu söz yanlış, doğrusu ‘Gökova’yı gör ve yaşa’ olmalı” derdi.

Sevgili Oktay Akbal da bir Gökova hayranıdır. O nedenle yıllardır Akyaka’da yaşıyor. İstanbul’a hiç gitmiyor, gitmek de istemiyor. Hep Gökova’da kalmak istiyor. Akyaka’daki bahçesinde bahar da açan erik çiçekleri, Gökova’daki laleler, çam ağaçları, buz gibi azmak, masmavi deniz ve Gökova Körfezi onu umutlandırıyor.
 
Oktay Ağabey uzunca bir zamandır Akyaka’da hasta yatıyor. Değerli eşi Ayla Hanım ona bitmez tükenmez bir ilgi ile bakıyor. 2015 yılının sıcak bir Ağustos günü onunla bir söyleşi yaparken, beraber Akyaka’da geçirdiğimiz eski günleri anımsadım. Son görüşmelerimizin birisinde AKP’nin ve Erdoğan’ın yaptıklarını konuşurken, “Keşke bu kadar yaşamasaydım da bu günleri görmeseydim” demişti. 

Onunla geçirdiğimiz şiirli, rakılı söyleşiler, Akyaka’dan Marmaris’e, Sedir Adası’na, Sarayköy kaplıcalarına gidişler unutulur gibi değildi. Oktay Ağabey benim bir kitabımın önsözünü yazmıştı. Öteki kitaplarım için de Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde yazılar yazmıştı. 

Oktay Akbal, İstanbul’da Fransızca ilk ve orta eğitim görmüştü. Babası onu Galatasaray Lisesi’ne kaydettirmek istemiş, Fenerbahçeli olduğu için Galatasaray Lisesi’ne kayıt olmamıştı. Bu olayı gülerek “çocukluk” diye anlatırdı. Başka bir Fransız lisesini bitirmiş, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girmişti. Fransızca çeviriler yapar, birlikte olduğumuz zamanlarda okuduğu Fransızca kitaplardan bize bilgiler verirdi.

Dedesi Osmanlı’nın ünlü valilerinden Ebubekir Hâzım Tepeyran’dır. Sivas, Trabzon, Musul, Bağdat ve Beyrut Valiliği yapmıştır. Mustafa Kemal’e verdiği destekten ötürü Nemrut Mustafa Paşa Divanı’nda yargılanıp idama mahkûm edilmiş, cezası kürek mahkûmiyetine çevrilmiştir.

Oktay Ağabey anlatırdı. Oktay Akbal, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer zamanında Cumhurbaşkanlığı Büyük Edebiyat Ödülü’nü almıştı. 

Şimdi onu böyle hasta yatağında görmek bana acı veriyor. Oktay Ağabey iyi değil. Onunla daha sonra bir kez daha böyle görüşebilir miyim bilemiyorum. Zaman zaman konuşamıyor. Zaman zaman güçlükle konuşuyor. Yüzündeki yara onu üzüyor, moralini bozuyor. 

Geçmişte ortak bir yığın anıyı gerçekleştirdiğimiz Türk yazınının usta kalemi aydınlanmacı koca Oktay Akbal’ı böyle görmeye güç dayanıyorum. Bir gece önce hiç uyuyamamış, acılar çekmiş. Sevgili eşi Ayla Akbal üzüntüyle anlatıyor. Sorularımı acı ile soruyorum.


HASTALIK YATAĞA MAHKUM ETTİ

Oktay ağabey nasılsınız. Aylardır yazılarınızı göremedik, özledik sizi .

Gördüğünüz gibi artık yatağa mahkûm oldum. Bir buçuk yıldır yazamıyorum. Güç okuyorum. Hem yaşlılık, hem hastalık. Yüzümde gittikçe yayılan tümör de beni bunaltıyor.

Ağabey ilk kitabınızı ne zaman yazdınız, ilk kitap hangi kitabınızdı.

İlk kitabım “ Önce Ekmekler Bozuldu” idi. Onu yazdığım zaman 19 yaşındaydım.

En sevdiğiniz kitabınız hangisidir? Bu arada kaç kitap yazdınız?

Kitaplarımın hepsini severim. Kaç kitabım var bilemiyorum. Tercümeler, öyküler, denemeler, romanlar. Herhalde sayıları 80’i aşmıştır. 

Ne zamandan beri Akyaka da yaşıyorsunuz?

30 yıldır Akyaka’dayız. Önceleri yazları gelirdik, ama son üç dört yıldır İstanbul’a gidemiyoruz. Hastalığım nedeni ile yaz kış Akyaka’dayız. Akyaka’yı da, insanlarını da çok seviyorum. 


‘AYDINLIK, TÜRKİYE’NİN CESUR GAZETESİ’

Son genel seçimi nasıl değerlendiriyorsunuz. Ülkenin geleceğini nasıl görüyorsunuz. Türkiye nereye gidiyor?

Halk son genel seçimde büyük bir çoğunlukla iradesini ortaya koydu. Ülkenin bu karanlık duruşuna dur dedi. Bu siyasal irade gerçekleştirilmezse ülkenin geleceğini karanlık görüyorum. Pek umutlu değilim. Ancak umudum, vatansever, aydınlık Atatürk çizgisinden ayrılmayan gençlerdedir. Yılmamak gerek. Ülkenin bu durumunda yazı yazamadığım için üzgünüm. 

Aydınlık okurlarına bir mesajınız var mı?

Aydınlık gazetesi Atatürk ilkelerine, ülkenin bütünlüğüne içtenlikle sahip çıkan, emeğe saygılı, adı gibi aydınlık öncü bir gazetedir. Destekliyorum. Aydınlık gazetesi Türkiye’de aydınlık muhalefeti cesurca yerine getiriyor. Okurlar da, halk da bu gazeteye sahip çıkmalı. Aydınlık okurlarını da, çalışan değerli yazarlarını da kutluyorum. Onları sevgiyle selamlıyorum. Hastalığım süresince gösterdiğiniz ilgiye, başta Vatan Partisi Genel Başkanı değerli yazar sayın Doğu Perinçek olmak üzere hepinize teşekkür ediyorum.

http://www.aydinlikgazete.com/%E2%80%98umudum-vatansever-genclerde-roportaj,27.html

*
...
Kemal Sulker’le bir “söyleşi”sinde de Akbal, şunları söylemektedir:

“Bugün benim yazdıklarımı, yazacaklarımı, yazmayı düşündüklerimi başka biri yapmış olsa kalemi her hâlde elime almazdım. Hikâyelerimde büyük kenti, insanım, yaşamını, birtakım kendine has özellikleri ve gariplikleriyle kentin atmosferini, içinde yaşayan, bana yakın olan insanların sıkıntılarını, keder ve sevinçlerini, onların iç dünyalarma geçirmekte olduğumuz bunalımlı yılların yaptığı etkiyi, toplumumuzun dünkü ve bugünkü manzaralarını vermeye çalıştım, çalışıyorum. Kısacası yaşadığımız devri, bütün özellikleri, renkleri ve çelişkileriyle vermek istiyorum.”


“Önemli olan yaşadığımız bu memleketin, içinde bulunduğumuz bu bunalımlı devrin, günden güne, bu sarsıntılı dünya üstünde ne yapacağını şaşıran insanların öyküsünü, romanım, şiirini yazmak olduğunu daha 1949’da Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayımlanan yazımda açıklamıştım. Yine de böyle düşünüyorum. Gelecek kuşaklara yaşadığımız dönemin toplumsal ve yaşamsal manzarasını edebiyat çerçevesi içinde bırakmaktan yanayım.”

http://www.kimdirhayatieserleri.com/oktay-akbal-kimdir-hayati-ve-eserleri.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder