7 Eylül 2015 Pazartesi

Oktay Akbal'ın ardından...









Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşe komşularının yazılarından....
...

Cumhuriyet ilan edilmeden doğdu, 10 Nisan 1923’te. 29 Ekim’de Cumhuriyet ilan edilecekti! 1922’de Kurtuluş Savaşı “Zafer”le sonuçlanmış, gözünü yeni Türkiye’ye açmıştı. 30 Ağustos Zafer Bayramı’na iki gün kala da 92 yaşında hepimize Allahaısmarladık dedi.

Oktay Akbal’la yaşadığı Akyaka’da birkaç kez birlikte olduk. İlhan Selçuk’lu zamanlardan. 

Gökova’nın dibi, yukarıdan döne döne inersin Akyaka’ya, denizle kucaklaşırsın. Sağ tarafta kendini ormana vurursun, sol taraftan ise azmakbaşına; veya daha ötede Fethiye seni çağırır. Çok güzel bir yerde çok güzel insanların ve beyinlerin yıllarca yazları geçirdiği, Nail Çakırhan’ın yapıtı Yücelen Otel, sohbetlerin, tartışmaların, yazıların, güzelliklerin merkeziydi; Akbal, içinde hiç kaybetmediği “çocuk”la hep oradaydı.

Üç yıl önce Fethiye ve ötesine uzanan tarih, arkeoloji ve sahil turunda, Özlem’le Akyaka’ya indik, taa ilkgençliğimin büyük isimlerinden Akbal’ı, Oktay Akbal Sokak’taki evinde ziyaret ettik. Yürüyüş zorlukları tabii ki vardı ve Ayla Hanım’ı, bazen kendi başına buyruk davranışlarıyla endişelendiriyordu.

Sohbet ettik, fotoğraflar çektik, çalışma masasına oturduk. “Huzur” başlıklı Mart 2014 tarihindeki son yazısında “Ah şu daktilo önünde bir daha. Yıllar geçmiş sanki, onunla son buluşmamız gibi. Bitir sen şu karmakarışık duyguları, bir huzur bulabilsem...” dediği daktilonun tuşlarına dokunduk.
Kütüphanesinde kitapların önündeki resimleri inceledik. Birlikte varoluşu yudumladığı tanıdık yüzler. Nadir Nadi ile fotoğrafının çerçevesine iliştirilmiş, İlhan Selçuk’un yakalarımıza taktığımız kırmızı karanfilli acı kayıp fotoğrafı...
...

Orhan Bursalı, 30 Ağustos 2015 Pazar
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/355779/Oktay_Akbal__Onun_da_sirasi_mi_var.html


*

...
Yazarların kendi aralarında şöyle bir ikilem vardır; yazmak için mi yaşanır, yaşamak için mi yazılır...
Oktay Akbal yazarlık - gazetecilik uğruna yüksek öğrenimini bile yarıda bırakmış bir kişi olarak, yazmayı yaşamının ayrılmaz bir parçası saydı.

Ama nasıl yazmaz?
O Türkiye Cumhuriyeti’nin inişli çıkışlı, darbeli ara dönemli yıllarında her şeyi göze alarak gerçekleri gazeteci çıplaklığında, edebiyatçı zenginliğinde, mücadeleci militanlığında yazdı.
Bu ilkeleri benimsemiş pek çok yazar gibi yaşam standardı hep belli bir düzeyde kaldı. Tanıdığı yabancı yazarlar ona takılırmış... Türkiye’de telif hakları daha çok telef hakları olduğu için yazarların ürettikleri öteden beri gerçek karşılığını bulmamıştır. Oktay Akbal da bundan payını alan ustalardan biriydi.

Oktay Akbal’ın bir kaygısı yazmaksa öteki iki kaygısı da iki Cumhuriyet’ti. Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhuriyet gazetesi. Bir dostuyla sohbetinin, hal hatırdan sonraki ilk cümlesi ya Türkiye Cumhuriyeti olurdu ya Cumhuriyet gazetesi. Her ikisi ile ilgili duyduğu derin kaygıların acısını son yıllarda vücudunu saran onca hastalıktan daha çok hissederdi.
Zaten her iki kurum da kendisine böylesi aşkla ve kaygıyla bağlı insanların üzerinde duruyor.

...
Çağın insanlığın bütün değerlerini, en içli sözcüklerle haykıran Oktay Akbal, yazılarını daktilo ile yazmaktan parmakları şişinceye kadar vazgeçmedi. Ona geçen yıl Ali Abalı ile birlikte bir daktilo bulup ulaştırmak hepimize iyi gelmişti. Öyle ya dağarcığındaki her sözcüğü kâğıda dökerken, bizim de mürekkebimiz olacaktı.
...
Mustafa Balbay, 30 Ağustos 2015 Pazar
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/355761/Oktay_Akbal__Cumhuriyet_cinari.html


*
...

Neydi Oktay Akbal’ın ideolojik-siyasal çizgisi?
“Atatürkçü” olduğu bilinir...
O kadar mıdır acaba?
Hayır, Akbal, “Atatürkçülük ile Solculuğun, Hümanizmle harmanlanmış sentezidir.”

...

Oktay Akbal, 12 Eylül’ün, 1982 Anayasası oylaması sırasında “Hayır” oyu vereceğini yazdığı için yargılandı, mahkûm oldu ve hapse girdi. 
(Faşizm budur işte: Sizi kendi yasalarına göre yargılar ve hapse atar; o dönemde de referandum öncesi anayasa taslağı aleyhine propaganda yapmak kanunla yasaklanmıştı!) 
Anayasa taslağına niçin “Hayır” diyecekti biliyor musunuz? 
Anayasa taslağında işçi hakları yeterince güvence altına alınmadığı için


...

Oktay Akbal da, İlhan Selçuk gibi, Solculuğun temelinde Aydınlanmayı yani Atatürk Devrimleri’ni gören Hümanist bir yazardı... 
...

Emre Kongar, 30 Ağustos 2015 Pazar
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/355759/30_Agustos_ta_Oktay_Akbal_neyin_simgesi_.html


*

Sevgili, önceki gün yitirdiğimiz Oktay Akbal ile ilk tanışıklığımız tek yönlü oldu. O genç ve ünlü bir yazar, ben ise çocukluktan ilk gençliğe geçme sürecindeki okuruydum. Sonra kırk yılı aşan dostluğumuzda, aramızdaki 16 yaş farka ve kendisine büyüğüm olarak duyduğum saygıya karşın, hep akranım, arkadaşım, hatta küçük kardeşim gibi hissettim onu. Çünkü Oktay Akbal su kadar berrak, duru, içindeki çocuğu son anına kadar canlı tutmuş, candan bir insandı.
İyi yazar olduğu ölçüde iyi insandı. Gıllı gışlı bir yanı hiç olmadı. O yüzdendir ki, ne zaman bir meclise gelse, hazır bulunanların içleri açılırdı. Tekerleme haline gelmiş şöyle bir deyişim vardı:
- Marifet “Suçumuz İnsan Olmak”ın yazarı gibi iyi bir insan olmaktır.
Oktay Akbal yumuşak huylu bir insandı. Onu kavga ederken hatırlamıyorum, gözümün önüne de getiremiyorum.
...
Bunlar seslerini yükseltmezler, bağırmazlar, kavga etmezlerdi.
Şişinmek değildi işleri.
Onlar için önemli olan böbürlenmek değil, direnmekti.
Ama bu Oktay Akbal’ın dava adamı olmasını engellemezdi. 

...
Yanılmamak gerek yumuşaklıkları, sakinlikleri karşısında. Tam tersine, gözünü açıp izlemelisin onları yürekliliğin ne olduğunu daha iyi anlamak için.

...

Evet içindeki çocuğu hep canlı tutmuş, Oktay Akbal’dan böbürlenmeden direnen yazar cesaretinin ne olduğunu öğrendim, bir de candan insanlığı...
Onu hepimiz çok özleyeceğiz.
Ali Sirmen, 30 Ağustos 2015 Pazar
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/355773/Oktay_Akbal_ve_yazar_cesareti.html


*
 ...
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim oldu hep Oktay abi...
Su, ekmek gibi bir şey...
Önce ekmekler mi bozuldu yoksa insanlar mı, diye bir soru geliyor aklıma...
Bugün 30 Ağustos...
Kurtuluşun destanı kolay yazılmaz!
İnsanlık tarihi çok uzun ama destan çok az...
Yüreğimizi kuşatacak eski coşkularımızı yitirdik, sevdayı, aşkı yitirdik...
Bir alev topu çıkabilir her an karşımıza...
Tarih destandan kaynaklanır; edebiyat insandır, hayattır!
Akyaka’da rahat uyu Oktay Abi!
Ölüm uykudur çünkü!

Hikmet Çetinkaya

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/355783/30_Agustos_ve_Oktay_Akbal....html


*


Usta Yazar Oktay Akbal’ı Uğurlarken 

Oktay Akbal bir ayrı dünyaydı. Biçemi, içtenliği apayrıydı, benzemezdi. Oktay Akbal’ı da 28 Ağustos 2015’te yitirdik. Bir çınar daha devrildi içimizde.

Oktay Akbal’ın ilk öykü kitabı “ Önce Ekmekler Bozuldu” 1946'da çıkmıştı. Bugüne dek yazarın onlarca öykü, roman, pek çok deneme, gezi, günce kitabı yayınlanmış, bunların hemen hepsi birkaç baskı yapmıştır. Birçok ödüle değer görülmüştü. Örneğin 
“Suçumuz İnsan Olmak” romanı ile TDK Roman Ödülünü, 
“Berber Aynası” adlı öykü kitabı ile Sait Faik Öykü Armağanını almıştı.
 İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin Güncel Yazı Ödülünü iki kez kazanmıştır.

Pek çok öyküsü yabancı dillere çevrilmiştir. Akbal yazın alanının yanı sıra gazete yazarı olarak da büyük emek verdi. 1956’da “Vatan” gazetesinde başladığı köşeyazarlığını 1969’dan başlayarak Cumhuriyet gazetesinde neredeyse aralıksız sürdürdü. Evet / Hayır ana başlıklı köşesinde sayrılığı ağırlaşana değin yazdı; Cumhuriyet gazetesiyle özdeşleşmişti. Cumhuriyet’in ustalarındandı.
Öykülerine de yansıyan yer yer içe kapanıklık durumu nedensiz değildir. Şöyle yazar bir yerde:
"…Babamın erken ölümü, ekonomik durumumuzun bozulması, annemle kapalı bir yaşam, geçim sıkıntısı beni iç dünyama kapattı. Olaydan çok iç düşünceler, sezgiler, arayışlar, düşler ağır bastı. Ama bunlardan da yalnız kendimi değil, kendime benzeyenleri anlattığımı, her okuyanın bu öyküleri 'kendisi yaşamış' gibi duymasını istedim. Doğallıkla bu, kendiliğinden oldu. Yazmanın, anlatmanın doğal akışı içinde." …"Babamın hastalığı, ölümü, cenaze, sonra o koca evden taşınmamız. Bir düzen böylesine çabuk nasıl değişirdi, anlayamıyorum. Dostlar, çevre, hepsi hepsi değişti. Yalnızdık, yoksulduk! Bir ana, bir oğul..." (Okyat Akbal, Bayraklı Kapı).
Oktay Akbal öykü, yazı yeri kenttir. Akbal kent öykücüsüdür. Birey vardır öykülerinde. Ne ki belirtmek bile gereksiz, asla bireycilik değil. Toplumsal sorunları bireysel, usçu ama bir o kadar da duydu, coşku seli içinde yazar, anlatır. Feridun Andaç’la söyleşisindeki şu sözleri de açıklayıcıdır:
"Her yazar kendi kuşağıyla, sorunlarıyla, acıları, serüvenleriyle ister istemez baş başadır. Ben İstanbul'da, Şehzadebaşı'nda doğdum büyüdüm, ikinci Dünya Savaşı'nda gençliğim geçti. Her an savaşa alınmak, ölümle karşılaşmak tehlikesiyle baş başa. Savaş sonrasında da bunalımlı yıllar yaşandı. Hâlâ da toplum sağlam bir yere yerleşmiş değil. Ben de büyük kentteki bireyin öykülerini yazdım. " (Feridun Andaç,"Bir Öykü Evreni Yazarın Evreninden bir Parçadır", Oktay Akbal ile Söyleşi, Adam Öykü, Sayı 4, Mayıs-Haziran 1996).
Oktay Akbal değişime değil, değişim adı altında sergilenen soysuzluğa, yozlaşmaya, vurgunculuğa karşıdır. Günümüzde kokuşmuşluk durumu alan, neredeyse lağım gibi sokaklardan akan pisliğin hesabını büyük güzelduyusal ustalığıyla sormuştur; halk adına, ulus adına. Aynı söyleşide şöyle belirtir:

"Ben ve Tarık Buğra, Necati Cumalı, Sabahattin Kudret, Tarık Dursun vd. kendimizi toplum gerçeklerinden koparmadık; bu gerçekler içinde çırpınan insanoğlunun serüvenlerini, gündelik yaşantısını iç ve dış derinlikleriyle verdik.” (Andaç, 1996).
İlk anda belli olmasa da siyasal duruşu olan öykülerdir Akbal’ın öyküleri. Ve yine çok bilinen bir söyleyişle gününün, çağının tanığıdır. Örneğin “Önce Ekmekler Bozuldu”nun savaş koşulları, yoksulluk, giderek toplumcu iletisi anımsanmalıdır. "Yazın kurtarır çoğunlukla güncelden kaçanları. Oysa yazın hem günceldir, hem siyasaldır; hem bugündür, hem yarındır. Her şeydir yazın... " (Okyat Akbal, İlkyaz Tutsaklığı, Bayraklı Kapı).

Oktay Akbal’ın öykü evreninde bireysellik ile toplumsallık iç içedir ve çelişkili, çatışmalı değildir. Bu da çok anlaşılır bir olgudur; bireysellik toplumsallık karşıtlığı demek değildir. Bilincin gereğidir.
Başlıca yaşam alanı, tutkuyla sevdiği İstanbul’dur. Yapıtları bir yönüyle de İstanbul güzellemesi sayılsa yeridir.

Dostu Daver Darende şunları yazar Akbal için:

Çağdaş yazınımızın ustalarından Oktay Akbal’ın sevgi dolu öyküleri, romanları, denemeleri, şiirsel dili, içten anlatımı nasıl unutulur? Okurlarının gönlünde unutulmaz izler bırakan bir yazar, bir düşünür, bir bilgedir Oktay Akbal. Romanları, öyküleri, denemeleri etkileyici imgelerle, ilgi çekici gözlemlerle doludur. İçtendir, kalemi coşkuludur. Dünyaya ve insanlara hep sevecenlikle bakar. Toplumsal olayları yakından izleyen, sorgulayan gerçek bir vakavünisttir. Köklü bilgi birikimi ve yaratıcılığı ile çağdaş yazın yaşamımıza zenginlik kazandırmıştır. O, bir İstanbul beyefendisidir. Yazılarında, öykülerinde hep İstanbul vardır. İstanbul’un geçmişte kalan büyüsünü, eski günlerini hep o bizlere anlatmıştır. ‘Anılar dirilmek için fırsat ararlar. Bir tanesi başkaldırmaya görsün, ardından ötekiler sökün eder’ demişti ‘İstinye Suları’ kitabında anılarını anlatırken.
Oktay Akbal Atatürk’ün kültür devriminin ödünsüz savunucusudur. Onun ‘Çağdaşlaşmanın kaçınılmaz gerekleriydi devrimcilik. Atatürk olmasaydı bugün Türkiye yoktu’ sözlerini unutmak olası mı?
Oktay Akbal’ın insan sevgisi ile dolu koca yüreği, yaşamı boyunca hep yurdu ve halkı için çarptı. Karanlıklara başkaldırırken ruhunda hep sevgi ve özveri vardı. Çağına karşı sorumluluk taşıyan, ülkesinin sorunlarını kendine dert edinen bir yazardı.
Goethe’nin ‘Dünyanın en tehlikeli hali cehaletin örgütlü eyleme geçmesidir’ sözünü çok severdi.
Son yazılarının birinde ‘Kurtuluşumuz için tek umut gelecek kuşaklarda demek istiyorum ama geleceğin şimdikini aratacağından korkuyorum’ demişti Atatürk’e sarılmanın zamanı olduğunu vurgulayarak…” (Çağdaş Türk Dili Dergisi, “Oktay Akbal İçin…” Ağustos 2015, S. 330).

Gerçekten de Darende’nin de belirttiği gibi, Atatürkçülüğü açıklamak, gelecek kuşaklara doğru anlatmak Oktay Akbal’ın yaşamının başat amaçlarından biriydi. Bu bağlamda da birçok yapıt yayımladı.
Çok sevdiği Cumhuriyet gazetesindeki 23 Mart 2014 tarihli, “Huzur” başlıklı son yazısında içtenlikle şunları yazar:
Ne oluyor bana. Deprem mi, yer sarsıntısı mı, dışardan gelen kamyon sesi mi? Ama bir şey var, içimde bombalar patlatıyor. Kurtuluş artıyor. İstanbul’un Kurtuluş’u değil de bambaşka...
Sonunda çareyi buldum. Yazmak, yine yazmak. Okurlara değil kendime. Hep kendimle konuşmayı, dertleşmeyi istemişimdir. Birkaç uzun süren hastalık geçirdim. Biliyorum bir süredir ayakta da durmak zorluğundan odamdan, daha doğrusu koltuğumdan ayrılamıyorum.
Bu benim bugünkü hikâyemin başlangıcı. Bir başlarsın, tutamazsın sonra. Gider gider, gittikçe ilerler. Hani bir başlasam derler ya. Başla, bitirse o olacak. Kime seslendiğini biliyorsa doğru, ya kimseyi ilgilendirmiyorsa sözcüklerinin yan yana gelmesi. Olsun, öyle de olsa bir anlamı vardır. Bu anlam sözcüğü çok şey ifade ediyor. Bir aramakla geçer yaşam derler. Yaşamın kendisi de bir aldatmaca değil mi?

Ben masalları sevmem. Hep iyiye güzele doğru yazılar yazıp içimi dökerim. Olanca içtenlikli aydınlığımla. Bir an ölüm gelmeli dersin. Ama gelmez. Onun da bir sırası mı vardır insana sunduğu. O kadar işte; otur kitabını oku, dışarısını seyret. Bak bir dost geldi durup dururken beni o eskimiş günlere götürdü. Becerdi ama içimde umut diye bir şey varsa, onu da yıktı, çökertti. Niye hep kendin, hep kendi duyarlılığın mı? Sen de benim gibi düşünmüyor musun; bu şubat, ya da mart sabahında pencereyi aç biraz soluk al. Nefes nefese tıkanmaktan sıyır kendini. Bu bir hasta raporu gibi. Gerçekte hepimiz hastayız, ölçüden ölçüye.
Ah şu daktilo önünde bir daha. Yıllar geçmiş sanki, onunla son buluşmamız gibi. Bitir sen şu karmakarışık duyguları, bir huzur bulabilsem…”
Huzur bulabilmiş midir dersiniz. Sanmam, böylesi bir toplumun aydınının huzur bulması çok güç. Ulusu için kaygısı, huzursuzluğu dinecek gibi değil Akbalların.
Oktay Akbal ışıklar içinde yatsın.
Onu çok özleyeceğiz.
Günay Güner,  29. 08. 2015



*

DÜŞÜN, YAZIN, BASIN DÜNYASININ ONURLU KALEMİ
OKTAY AKBAL’I UNUTMAYACAĞIZ

Cumhuriyetle yaşıttı; 20 Nisan 1923’te doğdu, Mustafa Kemal’in ardı ardına yaşama geçirdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin görkemli devrimleriyle büyüdü. Anı, deneme, roman, öyküler yazarak Türkçenin unutulmaz ustaları arasındaki yerini emeğiyle, birikimiyle pekiştirdi. “Önce Ekmekler Bozuldu” (ilk baskı 1946, öykü) ve “Suçumuz İnsan Olmak” (ilk baskı 1957, roman) gibi kimi kitaplarının adı bile toplumun bütün kesimlerini etkiledi. “Yazmak ve Yaşamak” amacından hiç caymadı, ödün vermedi. Emeğinin karşılığında insanca ve özgür yaşamak isteyen; geleneklerin, toplumsal, siyasal baskıların yarattığı umutsuzluklardan bunalan bireylerin yüreğine dokunan, umudu yeşerten yapıtlar yarattı.
Türk Devriminin önemli ayaklarından biri olan Dil Devrimine yürekten bağlıydı. Bu devrimin ışığında özleşerek gelişen Türkçeyi oya gibi işledi. Dile egemenliğiyle kolay okunan, doğru anlatan ve anlaşılan görkemli bir kalemdi.
12 Eylül 1980’deki darbeye direnen yazarlardandı. Yüzde 92 oyla kabul edilen ve Kenan Evren’i cumhurbaşkanı yapan 1982 Anayasasına “hayır” oyu vereceğini yazdığı için yargılandı, mahkûm oldu, hapis yattı. Devrimci duruşundan hiç ödün vermedi.
 Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda uzun zaman yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı, kurumun türlü kurullarında özveriyle yer aldı. Bu kurum 1983’te Atatürk’ün kalıtı çiğnenerek kapatıldığında da susmadı. Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, katıldığı etkinliklerde tepkisini sürdürdü. 1987’de kurulan Dil Derneği’ne hemen üye oldu; bir dönem derneğin yönetim kuruluna katılmak için her ay İstanbul’dan Ankara’ya geldi. Atatürk’ün kurumuna olduğu gibi Dil Derneği’ne de destek ve katkısını esirgemedi.
Oktay Akbal onurlu Atatürkçü, dürüst bir kalemdi; bağımsız Türkiye’nin, özgür düşüncenin savunucusu bir devrimciydi. Yıllar boyunca kendisi gibi devrimci, savaşımcı kalemlerin ders kitaplarına alınmadığı, TV’lerin, sanal dünyanın, reklam gücünün baskın ve yönlendirici olmadığı dönemlerde kendi gücüyle, dilinin etkin olmasıyla çok okundu. Her yapıtıyla yazın dünyasının aydınlık sayfalarına asla silinmemek üzere yazıldı.
Onu, düşüncelerini, yapıtlarını gelecek kuşaklara aktarmak boynumuzun borcudur; Oktay Akbal’ı hiç unutmayacağız. Oktay Akbal, laik cumhuriyetimizle birlikte yaşayacak!
Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

Sevgi Özel
http://www.dildernegi.org.tr/TR,765/oktay-akbali-unutmayacagiz.html








*
Oktay Akbal'ın haber değeri yok mu?

Türk edebiyatının büyük ustalarından Oktay Akbal'ın vefat ettiğini, bazı gazeteler yazmasaydı, birçok kişi onun hâlâ yaşadığını sanacaktı.

Gerçi medyanın birçoğu, onun yaşayıp yaşamadığı ile zaten ilgilenmiyordu. O yüzden böyle bir eleştirinin havada kaldığının farkındayım.

Edebiyatçılığını bir yana bırakın -ki mümkün değil- yarım yüzyıldır gazetede yazan, basın tarihinde saygın bir yeri olan, günlük yazıya edebiyatın lezzetini katan bir gazetecinin ölümünün de mi haber değeri yok?

Birbirinin tekrarı dizilerin, sade suya tirit konuşmaların ekranları işgal ettiği bir ülkede, demek ki usta bir edebiyatçı ve gazetecinin ölümü haber değeri taşımıyor.

Nedense, biz ortalıkta görünmeyen kişileri yok sayıyoruz. Oysa bunca kitabı olan, edebiyat ve basın tarihimizde saygın bir yeri olan bir adı herkesin anımsaması, gereken saygıyı, ilgiyi, sevgiyi göstermesi lazım.

Cumhuriyetçi bir aydın, Atatürkçü bir yazar, çağdaş Türkiye'nin zarar görmemesi için çırpınan bir yazar için program yapmaya değmez mi?

Tanımayanlara, unutanlara, unutulmayacak biri olduğunu hatırlatmak, onun değeri üzerine sayfalar yapmak, programlar düzenlemek medyanın toplumsal görevleri arasında değil mi?
...
Doğan Hızlan, 01. 09. 2015
*

Duyarlılığın inceliğin esenliğin yazarı

Oktay Akbal, uzun süre aynı gazetede çalıştığım, günlük olayları, edebiyatı tartıştığım, konuştuğum bir usta.
Kendini övmeyen ama beğendiği yazarları övmekte cömert, bencilliğin düşmanı bir dost. 
Öykülerini, romanını, denemelerini ayrı ayrı üst nitelikte yazardı. 
Türk öykücülüğünde, her zaman rastladığımız insanların kişiliklerini, dünyalarını keşfeden bir gözlemci. 
Öykülerini okurken, birden gözünüz bir flaşın çakmasıyla kamaşır. O, bir enstantanenin saptamasını yapmış, müthiş bir hikâye yaratmıştır. 
Bazı yazarları mekânlarıyla, çevresiyle birlikte değerlendirmek gerekir. Kimi kenar semtler, bazen orta halli insanların yaşadıkları yerleri, günlük yaşamlarını belli bir ideolojinin merceğinden bakmadan, kendi doğallıkları içinde anlatması onu edebiyatımızda hikâye türünün doruğuna çıkarmıştır. 

...Aşksız İnsanlar kitabının başındaki 'Önsöz Gibi–Yaşamak Bir Öykü mü?' yazısında sorunun yanıtını veriyor:
"Öykü yazmak...
...
Doğan Hızlan, 31. 08. 2015
http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/dogan-hizlan_4/duyarliligin-inceligin-esenligin-yazari_29948506
Hızlan'ın Akbal için yazdığı yazının tamamına ulaşmak için tıklayın


*
Oktay Akbal için [1]

...

     Oktay Akbal öldü: Bu benim gençliğimin ölümü demekti. Gençliğin ölümü! Yaşamda en acı veren ölümlerden biri…

     Oktay Akbal'ı, -ki benim için daimâ ‘Oktay  ağabey'dir- 1950'li yılların ortalarında tanıdım. Fatih'te, şimdi bir banka şubesi olan PTT binasının önünde, Selahattin abi'nin tezgâhında gazete satıyordum ve ‘Garipler Sokağı'ndan tanıyordum hikâyeci Oktay Akbal'ı… Sık sık annesini görmek için Fatih'e geliyor, onu hayranlıkla seyreden gazete satıcısı genç çocuktan gazete alıyordu.

     Bir gün olanca cesaretimi toplayarak kendimi tanıttım. Behçet Hoca'nın [Necatigil]  öğrencisiydim; Hoca, hikâyelerini okutmuştu bize. Sonradan her görüşmemizde benimle ilgileniyor, neler yazdığımı soruyor, yazdıklarımı görmek istiyordu…

     Babam Hikmet Yavuz uzun yıllar TC bürokrasisinde görev almış bir idareci olarak emekli olduğunda, aile onun emekli maaşıyla geçinmek durumunda kalmıştı. Bir kira evinde oturuyorduk ve geçim giderek zorlaşıyordu. Babamın kaygılı yüzünden anlıyordum bunu…

     ...
     Oktay ağabey gece sekreteriydi. Geceleri gazeteyi başmürettip Haydar Usta, dişlerini sıkıp gıcırdatarak [bu onun tik'lerinden biriydi!] birinci sayfayı onun nezaretinde bağlarken, İdare Müdürü Nezih abi [Nezih Yener] ikinci mürettip Ayan Usta'ya şakacıktan takıldığında Ayan, elindeki çelik kumpasla Nezih abi'yi sokağa kadar kovalıyor, mürettip çırağı Korsan'ın [kimse adını bilmiyor, herkes onu böyle çağırıyordu;- ‘Korsan'lığı bir elinin sadece bir parmaklı oluşundandı], Oktay ağabey'e getirdiği 1. sayfa provası onaylandığında, saatler gece yarısından iki saat ötesini gösteriyordu ve Fatih'e son tramvayı kaçırmışken, Oktay ağabey, ben ve Korsan yola düşüyor; Çarşıkapı, Beyazıt, Vezneciler ve Şehzadebaşı'nın tenha yollarından güle söyleşe Fatih'teki evlerimize gidiyorduk. Oktay ağabey, 34 yaşındaydı… 

     ...
Hilmi Yavuz

2 Eylül 2015, Çarşamba

*

Oktay Akbal’ı yitirmek...

Başka bir ülkede yaşasa, yazsaydı Oktay Akbal, bu öyküleri o ülkenin dilinde yazsaydı, yeryüzünden ayrılışı bir yas şarkısına dönüşürdü.

04.09.2015 

Oktay Akbal’ı yitirmek...
“Hikâyelerinin genel teması hayatının tekdüze akışını değiştiremeyen, değiştirmek istedikçe gelenek ve görenekler yüzünden çevrenin yadırgayış ve ayıplayışlarıyla gene eski çizgisine dönmek zorunda kalan insanın sıkıntılarıdır.”
Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde, “Akbal, Oktay” maddesinde bu tümceyi okuyup durakalıyorum. Çok sevdiği Behçet Necatigil, Oktay Bey’in öyküleri için yazmış. Az önce, cep telefonuna art arda iki mesaj, Ayşe Sarısayın’la Bilgehan Uçak ‘asıl’ ustam Oktay Akbal’ın ölüm haberini verdiler. Her ayrılışta olduğu gibi, Necatigil’in sözlüğüne sığındım: Orada, o satırlarda bütün birikim, bize armağanlar, emanet edişler.
“İnce duygulu, aydın bir orta sınıf insanının toplum törelerine uyamazlık ve bireysel ümitsizliklerini belirten, bu yanıyla tekil birinci ve üçüncü şahısların iç monologları görünüşünde olan bu hikâyeler, gücünü uzak yakın, dağınık hayat parçalarını, uzatılmış düz şiirler biçiminde birleştirmesinden alır. Maskelenmek istenen otobiyografik izler, anılar, hayaller, kahramanın kararsız, sonuçsuz hesaplaşma ve çatışmaları, Akbal’ın hikâyelerinde bir eksen görevindedir.”
İnce duygulu, yirminci yüzyıl İstanbul’unun kentsoylu ortamında, hep baş edilememiş bir yalnızlıkla, gerçi “yalnızlık bana yasak” dese de... Böyle kopuk kopuk izlenimler, anılar, bölük pörçük hatırlayışlarla Oktay Akbal’ın eserinde kaybolup gidiyorum. Çağdaş edebiyatımızın son büyük yazarlarından biriydi. Oysa öylesine kararmış, karartılmış bir dönemde yaşıyoruz ki, kimi, neyi yitirdiğimizi duyumsamayacağız bile.
Hücredeki Carmen’deydi (1998) o harikulâde içli öykü: Oğlunun ölümünden sonra kendini Güzide Sabri sanan narin kadın... Bizans Definesi’nde (1953) unutulmaz “Ester ile Rosa”, Berber Aynası’nda (1958) “Yabancı Okulda”... ötekiler, niceleri... Başka bir ülkede yaşasa, yazsaydı Oktay Akbal, bu öyküleri o ülkenin dilinde yazsaydı, yeryüzünden ayrılışı bir yas şarkısına dönüşürdü.
Burada her şey öylesine sönmüş, söndürülmüş ki, bu, edebi değeri çok yüksek ustanın ölümüne handiyse habersiz kalınıyor; televizyon kanallarında herhangi bir “son dakika”ya rastlanmadı, haber bültenlerinde gelgeç bir-iki bilgi kırıntısı.
Defalarca okuduğum Şair Dostlarım’ı (1964) arıyorum: Ziya Osman Saba için yazdığı o hüzün yazısı! Daha yenilerde, Edebiyatımızda Sevdiğim Roman Kılavuzu için yeniden okuduğumSuçumuz İnsan Olmak (1957) kitaplar-kitaplar arasından beliriyor. Daha yedi-sekiz ay önce derin kederler kuşanmış Suçumuz İnsan Olmak’ın son sayfaları bir kez daha yakıp geçmişti. Batık Bir Gemi’yi (1997) hemen tekrar okumalıyım demiştim içimden, okuryazarlarımızın aldırışsızlığına şaşarak.
Cep telefonuma bir mesaj daha, Atilla Birkiye’den: “Çok üzücü, Oktay Ağbi’yi kaybettik.” “Evet, ikimizin yazarıydı” diye yanıtlıyorum.
Güncelerinden hangisindeydi, Oktay Akbal, Katherine Mansfield’ın Çehov için söylediklerini anıyordu: Ah Çehov, yaşasaydınız... Yüzlerini bile görmediğimiz halde öylesine yakınımız olan yazarlar içindi bu günce sayfası. Ben Oktay Akbal’ı tanıdım: Çok ince bir insandı. Bütün yazdıkları da iyilikler, duyarlıklar kuşatırdı size.
Arada bir küçük öfkeler belirmiş olabilir, yazınsal tartışmalarda söylenişler; çok geçmez. Hepsini unuturdu Oktay Bey.
Akşamın “bu” saatlerini seviyormuş, bu saatlerde yaşamanın anlamını duyuyormuş, öyle yazmış. Semt sinemasındaki film değişmiş, semt sinemasının ışıkları yanıyor. “Hep böyle kalacaktım. Yalnız, kendi düşleri ortasında. Bu geceki gibi.”
Oktay Akbal okumalarıyla donanmış, yarım yüzyılı aşkın zaman diliminde, yalnızlığımın en yakın dostunu yitirdim...
Selim İleri Yazdıklarımı Sana Gönderiyorum
http://kitap.radikal.com.tr/makale/yazar-yazisi/oktay-akbali-yitirmek-425337

*


Oktay Akbal için


(Dikkat! Bu yazıda birden çok “tuzak” var.)
28 Ağustosta Oktay Akbal’ı kaybettik.
“Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey”…
Hiç karşılaşmadık. Hiç karşılaşmadık ama, çok iyi tanışıyorduk; en azından benim açımdan… Çünkü, “okur”u için yazar, çok iyi tanıdığı, onunla her yazısında sohbet ettiği, -iyi ya da kötü- duygularını -gıyabında olsa da- anında açıkladığı, günlük konuşmalarını ondan alıntılarla süslediği “bizden” birisidir.
ilterertuğrul***
Yazmak, sanal âlem icat olmadan önce, Türkiye’de “az yapıldığı” iddia edilen bir şeydi (Şimdi herkes yazıyor, yazdırıyor, saydırıyor ve giydiriyor!). Halkımızın düzyazıdan çok şiiri (nesirden çok nazmı) sevdiği ileri sürülür, oradan hareketle Türkiye’de niçin çok şair çıkıp da az yazar çıktığından dünyanın en az kitap okuyan ülkelerinden biri olduğumuza, oradan azgelişmişliğimize, bir sürü genelleme yapılırdı. Önemli bir bölümü “entel/dantel kumkuması” olan bu tartışmalar, Türkiye’de kitap satılmıyor – yazılmıyor – basılmıyor –  okunmuyor savlarıyla yumurta-tavuk ilişkisi içinde sürer giderdi.
***
(Biliyorsunuz, yayıncılıkta en önemli gider kalemi “kağıt”tır. SEKA özelleştirildikten sonra yayıncılık dünyası neredeyse tümüyle “ithalat”a, yani “döviz”e bağımlı hale geldi. Yayınevleri, kitapları 5-6 ay vadeli ancak satabilir ve yazarlara teliflerini de ancak belirli vadelerle ödeyebilirken, kağıtçılar “peşin satan tüccar” resmindeki gibi “kırmızı meşin, para peşin” muamelesi çekiyorlar. AKP’nin “çok başarılı ekonomi politikası” sayesinde döviz “tarihi rekor”lar kırdıkça, kağıtçılar zevkten dört köşe para sayarken; yayınevleri, dağıtıcılar ve yazarlar köşe kapmaca oynuyor. Kitapçıların ne halde olduklarını onlara sorun. Benim bildiğim 5-10 kitaptan fazlasını stokta bulundurmuyor ve kitap talebi 5-10’u bulmadan yayınevine yeni sipariş vermiyorlar.
***
“Özelleşecek, güzelleşecek, verimlilik ve istihdam artacak, fiyatlar düşecek” diye beyin yıkamalara aldırmadan, Çaycuma’da, Dalaman’da, Taşucu’nda, Taşköprü’de, Balıkesir’de İzmit’te -hele İzmit’te- özelleştirmeye karşı yıllarca ve her ihalede defalarca direnen SEKA işçileri ve demokratik kitle örgütleri önünde saygıyla eğiliyor, onlara güç ve destek veren sendika yöneticilerini selamlıyorum.
Meraklısı o SEKA fabrikalarından kaçında üretimin devam ettiğini, üretim devam eden(ler)inde kaç işçinin çalıştığını ve kaçında sendika olduğunu internetten araştırarak öğrenebilir.
“Yeni dünya düzeni; küreselleşme, devletsizleştirme, yerelleştirme, özelleştirme ve sendikasızlaştırmadır” diyeli 20 yıl oluyor.
-Balıkesir’de “dünür durumu”ndan mahkeme kararının uygulanmamasını, mahkeme kararını uygulamamak için yasa çıkarılmasını, o yasaya dayanılarak Bakanlar Kurulu kararı alınmasını, ama o bakanlar kurulu kararına dayanak olan yasanın Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmesini vs vs vs es geçiyorum.-)
***
Bu satırların yazarının önce kalem, sonra daktilo (önce A, sonra F klavye), daha sonra bilgisayar, derken dizüstü aşamalarından geçen “yazıcılık” serüveni (dikkat “yazarlık” değil) kırk yılı aşıyor.
Önce yatılı okulda arkadaşların kakaladığı (!) ders ödevleriyle, derken mahallede kıramayacağınız -özellikle karşı cinsten- arkadaşların kompozisyon ödevleriyle, her ergenin bir dönem yakalandığı -kurşun, tükenmez ya da dolma- kalemle “şiir defteri” tutma hastalığıyla (18 yaşında tuttuğum “şiir defteri”ni, küçük beyefendiye onsekizinci yaşgünü armağanı olarak verdim; onun ilk gençliğindeki “şiir defteri” de babasının emanetinde), sonra öğretmen babanızın ders notlarını daktiloya çekmekle, Mülkiye’de “ortak ödevleri” yazmayı üstlenmekle, 80’li yılların ortasında musahhihlik ve editörlüğün yanı sıra ansiklopediye “madde” yazmakla, sonlarında aynı işleri ünite dergilerinde sürdürmekle, 90’lı yılların başında -12 Eylülden sonra kurulan ilk memur sendikası- Eğitim-İş’in dergisini çıkarmak ve “gerekli gördüğünüz” yazıları yazmakla, 93’ten itibaren neredeyse 20 yıl “dava dilekçesi”, rapor, makale, broşür, eğitim notu vs vs vs yazmakla, arada ADD, KİGEM ve BCP’yi kurarken tüzük, yönetmelik vb gibi hukuksal metin yazmakla, o kadar makale, bu kadar söyleşi, şu kadar kitap yazmakla geçen kırk yıl sonunda ulaştığım nokta şu:
“Yazarlık, sözcüklerine veda edebilmektir!”
(Bir araba yükü tek tümcelik bu paragrafı ara vermeden sonuna kadar okuduysanız, yazar “ritmi” tutturmuş ve “uzun” olmasına karşın, çok fazla gereksiz sözcük kullanmamış demektir.)
Meramı, mümkün olan en az sözcükle anlatmak gerekir. Çünkü, edebiyat türlerinden bilime, Türkçe yazı’nın en temel sorunu, fazla sözcük kullanmaktır. Oysa, yazıyı değerli kılan uzun olması değildir. Aslolan, yazıyı kısa yazabilmektir. Uzun yazmışsanız, suç kendinizdedir. Dönüp kontrol edin ve neleri atabileceğinize bakın. Ne kadar çok şey atabileceğinizi görecek ve şaşıracaksınız… Kuşkusuz her sözcüğünüz değerlidir; ama, onlara el sallamayı öğrenin!
oktayakbal***
Oktay Akbal’ın 5 Ağustos 2012’de, Cumhuriyet’te “Yazardan Yazara Ders!”başlıklı yazısında Çehov, Gorki’ye şöyle diyordu:
“Sıfatları, zarfları kaldırın. O kadar çok kullanıyorsunuz ki, okuyucunun dikkati dağılıyor, yoruluyor okuyucu! Adam çimene oturdu diye yazdığım zaman benim demek istediğim anlaşılıyor, çünkü dikkati dağıtmıyor. Buna karşılık ‘omuzları geniş, göğsü basık, orta boylu, kızıl sakallı adam, yoldan gelip geçenlerin ayakları altında çiğnenmiş çimene sessizce ve korkarak oturdu’ diye yazarsam, hem güç anlaşılır, hem de okuru yorarım. Edebiyat bir saniyede zihne kazılmalıdır.”
Anıları önünde saygıyla eğiliyorum.
(Şimdi -isterseniz- yazıyı bir daha okuyup “gereksiz” sözcükleri atın, eksikleri tamamlayın, olur mu?)
http://mulkiyehaber.net/?p=8948
*

Garipler sokağı bir kişi eksildi

Oktay Akbal ölmüş. Fatih’te yürüdüm, değişen bir şey yok. O çok sevdiği Suriçi İstanbulu'nun arka sokaklarından bir üniversiteli memleketine dönmek için vedalaşmış evsahibiyle sanki...

06.09.2015 

SENNUR SEZER 


Garipler sokağı bir kişi eksildi


Oktay Akbal ölmüş. Onun Fatih’teki sokaklardan birini anlattığı Garipler Sokağı’ndan bir kişi eksildi demek. Son yıllarda ne çok anmıştık adını, “Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey” diyerek. Ekmekler onun savaş yıllarında yazdığı ekmekler değildi ama, asıl “her şey” öyle bozulmuştu ki... ekmeğin güzelliğini görecek halimiz kalmamıştı. Hadi yine Oktay Akbal gibi söyleyelim, “savaş vardı”.
Oktay Akbal’ın demokrasi anlayışından da elbet edebiyat tutkusundan da söz etmek gerek. Ama bunların bir aile geleneği olduğunu anmazsam olmaz. O, öncü gerçekçi köy romanlarından Küçük Paşa’nın yazarı Ebubekir Hazım Tepeyran’ın (1864-1947) torunudur. Ebubekir Hazım Bey’in yaşamındaki önemli bir ayrıntı da, Bursa valisiyken bugünkü karşılığı İçişleri Bakanlığı olan Dahiliye Nazırlığı’ndan Kuvâi Milliye’nin asi olduğunu ilan etmeyi reddettiği için istifa edişidir. Bu istifa onun tutuklanmasına, 8 ay çeşitli hapishanelerde kalışına yol açacak, işgal ordusunun kurduğu Nemrut Mustafa Paşa Divanı’nda yargılanıp idama mahkûm edilecektir. Cezasının Padişah Vahdettin tarafından 1920 Ağustosu’nda kürek cezasına indirilişini ve cezaevi günlerini Zalimane Bir İdam Hükmü adlı kitabında okuyabilirsiniz. Kimi ailelerde yazarlık gibi demokrasi tutkusu da aile geleneğidir.
Oktay Akbal benim için şiirle öykününün hep sınırında durmayı başarmış bir yazardı. Ona gelen mektupları Oktay Akbal’a Mektuplar adıyla kitaplaştıran Hikmet Altın Kaynak kitabın ilk sayfasına buruk bir cümlesini koymuş :“Şiir yazar gibi yapayalnızım...”
Behçet Necatigil onun öykülerini “konulu hikâyeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır” diye tanımlar. Bu tanımda anılara, düşlere dayalı, daha çok içe dönük öyküler yazışının payı vardır. Bende Oktay Akbal’ın öykülerinden kalan iki görüntü var, biri Haliç’te sinema gişesinde çalışan bir Yahudi kızıyla bir Türk delikanlının arasındaki yakınlık. Kızın yeni bir yurt hayali uğruna yitmiş bir bulutsu sevda. Bir de orta yaşı epey geçtikten sonra her akşam hapisaneye dönen yazar ve onun bitişik koğuşundaki adli tutuklu. Her seferinde Erdoğan Tokatlı’nın filme çektiği kitabın adını mırıldanıyorum: Suçumuz İnsan Olmak.

Sevgi ve öfkeyle yazılmış sayfalar
Bir okuru onu “Ekşi Sözlük’te şöyle tanımlıyor: “Yazmayı yaşamaya, yaşamayı yazmaya dönüştürmüş bir yazar. Onun sıcacık kısa kısa cümleleri, insana dostça yaklaşan, içine sinen bir içtenlikli anlatımı vardır. Öyküsü, romanı, denemesi... hep bu içtenlikli anlatımın güçlü, insanı sarıveren örgüsüyle oluşur. Kimi yazardan bir cümle, çarpıcı bir doğa parçası, bulutlar, yağmurlar -hep de bulanık hava nedense-, kar.. Akbal’ın denemelerinde, izlenimlerinde, insanın bir parçası gibi bir canlılık kazanır.”
Bir yazarın ardından kitapları kalır, bir de korunabilmişse elyazıları, çalışmaları. Oktay Akbal, 2014’te yayımlanan Selimiye Bir Yokuştur’da eski defterlerden söz eder. Bir bölümü Arap harfleriyledir, annesinin, babasının, dedesinin defterleri. Bir bölümü kendi yazdıklarıdır. Yazar “birine verdim okuttum, dinledim “ diye anıyor o defterleri. Kimi sevgiyle kimi öfkeyle yazılmış sayfalar. İç çekişe benzer bir ifadeyle noktalıyor sözlerini: “Hepsini okumak, canlandırmak, hatta kitaplar halinde yayınlamak... Neye yarar, kimi ilgilendirir!” Bu sayfalarda anlatılanların silinip gideceği inancındadır Oktay Akbal. Bu defterleri ve benzerlerini bir hazine saymak yeterli edebiyat bilmemenin belirtisidir. (Bence sözlü tarih çalışması belgeleridir hepsi, ama artık Oktay’la tartışamam ki...)
Oktay Akbal, kendi yazdığı defterlerin öykü benzeri metinlerle doldurulduğunu yazar: “Al birini yaz, koca bir roman olsun. Ben gençliğimde denemedim de değil. Defterler doldurdum elyazılarımla... Bir de baktım ki bütün bunlar ne roman ne hikâye! Kime yazmışım, olsa olsa kendime.
Babamın ölümünden sonra Şehzadebaşındaki evden ayrılışımız! İşte bir hikâye ! Çini sobanın yolda düşerek paramparça oluşu. Oysa annemin gözdesiydi, evlendiğinde babasının evinden getirmiş, yıllarca gözü gibi korumuştu... Edirnekapı’daki üç odalı evde yeni bir yaşam. Parasızlık, Tophane’deki evin on beş liralık kirası, dayımın arada bir gönderdiği elli lira, Niğde’deki üzüm bağlarının satışından gelen paralar... Sonra annemin hastalanışı, hastane günleri, yalnızlığım, tek başınalığı yaşayışım. Korkular içinde bir ilkokul çocukluğu..”
Bu kötümser satırları bir çocuğun gözyaşı gibi parlak , saf bir umut sonlandırır: “Yine de dergiler, kitaplar okuyarak, yine de bütün bunların bir gün masal olacağını, gerçek yaşamın zamanla güzellikler getireceğini bekleyerek...”
Oktay Akbal, o defterlerde ana babasının, çocukluğunun bütün bir geçmişinin yaşadığını düşünür. Sonra duvarda da bir fotoğrafının bulunduğu çocukluğunun büyüdükçe yavaş yavaş tükendiğini... Bu yüzden bu defterleri ne yapacağını bilememektedir.En iyisi belki de bu defterleri, sahiplerini tanımayan yabancı birinin çöpe atmasıdır. Kendisinin yaşam romanını yazmamakla ettiği iyiliğe denk bir iyiliktir bu.

“Önce bir sözcük bulurum”
Bunları okurken Oktay Akbal’ı düşünüyorum yeniden. Cumhuriyet’te, Adnan Özyalçıner’e göstermeden göz kırpıp, yanıt veriyormuş gibi değil de, öylesine konuşuyor gibi mırıldanırken: “Önce bir sözcük bulurum. Rüzgâr, bulut, deniz, kadın, aşk, mutluluk... Herhangi bir söz işte. Sonra başlar öykü. Kendiliğinden dizilir sözcükler ardı ardına. Hiç düşünmediklerin, hiç anımsamadıkların, hiç hoşlanmadıkların. Senin değil ki onlar! Kimsenin değil! Hepsi kendi boşluğunda... Bir anlamdır, bir sesleniştir, bir şarkıdır.”
Oktay Akbal ölmüş. Fatih’te yürüdüm biraz, değişen bir şey yok. O çok sevdiği Suriçi İstanbul’unun arka sokaklarından bir üniversiteli memleketine dönmek için vedalaşmış evsahibiyle sanki. Sarı deftere öyküler yazan, trençkotlu, fötrlü, Ada’da oturan, kendinden büyük bir yazar onun öyküsünü beğenmiş diye sevinçli...
Siz, Nezihe Meriç’in yayımlanan ilk öyküsü için yazı yazanın Oktay Akbal olduğunu bilir miydiniz?
http://www.sanalbasin.com/garipler-sokagi-bir-kisi-eksildi-10766890/
*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder