6 Eylül 2015 Pazar

Oktay Akbal'ın yazılarından...



Oktay Akbal'ın son yazısı:
Huzur
23 Mart 2014 Pazar

Ne oluyor bana. Deprem mi, yer sarsıntısı mı, dışardan gelen kamyon sesi mi? Ama bir şey var, içimde bombalar patlatıyor. Kurtuluş artıyor. İstanbul’un Kurtuluş’u değil de bambaşka...

Sonunda çareyi buldum. Yazmak, yine yazmak. Okurlara değil kendime. Hep kendimle konuşmayı, dertleşmeyi istemişimdir. Birkaç uzun süren hastalık geçirdim. Biliyorum bir süredir ayakta da durmak zorluğundan odamdan, daha doğrusu koltuğumdan ayrılamıyorum.

Bu benim bugünkü hikâyemin başlangıcı. Bir başlarsın, tutamazsın sonra. Gider gider, gittikçe ilerler. Hani bir başlasam derler ya. Başla, bitirse o olacak. Kime seslendiğini biliyorsa doğru, ya kimseyi ilgilendirmiyorsa sözcüklerinin yan yana gelmesi. Olsun, öyle de olsa bir anlamı vardır. Bu anlam sözcüğü çok şey ifade ediyor. Bir aramakla geçer yaşam derler. Yaşamın kendisi de bir aldatmaca değil mi?

Ben masalları sevmem. Hep iyiye güzele doğru yazılar yazıp içimi dökerim. Olanca içtenlikli aydınlığımla. Bir an ölüm gelmeli dersin. Ama gelmez. Onun da bir sırası mı vardır insana sunduğu. O kadar işte; otur kitabını oku, dışarısını seyret. Bak bir dost geldi durup dururken beni o eskimiş günlere götürdü. Becerdi ama içimde umut diye bir şey varsa, onu da yıktı, çökertti. Niye hep kendin, hep kendi duyarlılığın mı? Sen de benim gibi düşünmüyor musun; bu şubat, ya da mart sabahında pencereyi aç biraz soluk al. Nefes nefese tıkanmaktan sıyır kendini. Bu bir hasta raporu gibi. Gerçekte hepimiz hastayız, ölçüden ölçüye.

Ah şu daktilo önünde bir daha. Yıllar geçmiş sanki, onunla son buluşmamız gibi. Bitir sen şu karmakarışık duyguları, bir huzur bulabilsem...
Oktay Akbal

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/53305/Huzur.html

*
Edebiyat Üstüne
Oktay Akbal
28 Kasım 2013 Perşembe

Edebiyat üstüne konuşalım biraz da. Yaşadığımız günlere kadar gelen bir kuşağın daha açığı kuşakların serüveninden, genç yazarlardan, şairlerden dizeler okuyalım, romanlar, öyküler anımsayalım. Daha gençken okuduğumuz yazarlar bugünkülerle bir mi, yoksa onlardan daha iyi mi, daha kötü mü?..
Ben eskisi gibi günlük edebiyatı gereği gibi izleyemiyorum. Ancak zaman zaman kitaplarla baş başa eski edebiyatçılık heveslerine dönüyorum. Bizler iyi yazarlarla yetiştik. Şairlerimiz, romancılarımız bugün de etkili. Ama kaçı? Olsa olsa birkaçı...
Burda çağımız yazarlarını övmek ya da yermek için yazmıyorum. Herkes kendi yolunda yürüyor. Bakıyorum koca koca eserler, alıp okumak istiyorum, birkaç kez kendimi zorladım. Yeni yazılmış olanlardan bir ikisidir beğendiğim. Neden? Edebiyatın çizgisi aşağılara mı düştü? Hayır...
Ben yine de günümüz şiir ve öykü yazarlarını beğeniyorum. Benim yaşamımı onlar yazıyorlarmış gibi. Çünkü her roman yaşamdan bir parçadır. Kendi kitaplarıma bakıyorum, ben hep bu çizgide yazmışım. Biraz da kolay, okurlardan uzak şeyler. Biraz duygulandırıcı, biraz kafa yorucu, ama işte hepsi ortada.
Edebiyat, sanat bir ülkenin en önemli değerleridir. Ama hangi politikacıdan duyuyoruz? Sorsam bugün iktidarda yer alan kişilere bir ayda kaç kitap okuduğunu. Bunu bir yıla da çıkarsak sonuç ne olur?
Yaşamıştır, gezmiştir, her şeyi gördüğünü sanmıştır. Oysa hiçliktir hepsi. Uçup giden boş sözler. Ama unutulmayanlar da vardır. Kişi iyi bir eseri anlamak için yıllarını vermeli. O yıllar içinde yaşanan yurt gerçeklerini anımsamalı. Önemlisi kalıcı olmaktır sanatta. Anımsayışlarıyla bir şiir bizi nice yıllara, duyumsamalara götürmeli. Böyle şiirler var ezberimde, yer yer söylediğim kendi kendime. Hatta sevdiklerime de bazı yazıları okumak isterim. Şiirdir, hikâyedir kişiyi gerçek bir insan eden...
Bilmiyorum ne dersiniz yaşlanmış bir yazarın bu dediklerine. Yaşlanma güzeldir. Yaşamdan kopmak isteği yanlıştır. O gün bugün bunu anlamazsın ama zamanla yılların rüzgârlarında kendini ararken işte bu dersin. Ben diye bir şey yok derseniz, o zaman ne okuyun ne de yazın, kimseyi aldatmayın...

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/13773/Edebiyat_Ustune.html#

*

Öykü Gibi

Oktay Akbal
16 Mart 2014 Pazar

Edebiyat tarihinde hikâyeci olarak adıma rastlarsınız. Hikâye nedir? Yaşanmış ya da yaşanacak bir olayı anlatmaktır. Ben pek çok öykü yazdım. Çoğu uydurmadır, yani gerçekliği biraz azdır. Böyle deriz. Ama her hikâye yazarı gözlerini yaşadığı toplumdan hiç ayırmaz. Yazdıkları kendi hayalinden bile çıkmış olsa yaşantılarımızın bir yazıyla kâğıtlara dökülüşüdür. Hikâye yazanları küçümserler. Oturmuş masal anlatır gibi bir serüveni gözümüzün önüne getiriyor derler. Doğrusu hikâyeyi bir masal olmaktan kurtaran, hem toplumsal hem de ruhsal açıdan insanın iç yapısını zenginleştirmesidir. Ben çocukluğumdan beri hikâye yazarım. Birçok kitabım var. Nice yıllar sonra kalkar, bu eski kitaplarımdan birini alır okurum. Zaman diye bir acayip varlığın oluştuğunu görürüm. Hepsinde ben varım, bana benzeyen biri var. Aslında o çoktan yok olmuş, çekmiş gitmiş, ölmüş dememek için böyle diyorum. İyi yazılmış hikâyeler hiçbir zaman eskimez. Hep yeni kalır. “Ben mi yazmışım bunları?” diye hayret ettiğim çoktur.
Oysa kendim her hikâyeyi yaşamdan koparılarak alınmış bir ölümsüz yaşantı sayarım. Öyledir de, ölümsüzüz. Sen gidersin işini bitirmeden de olsa. Onlar kalır, bugünün gençlerine, geleceğine, insanlarına bir armağan olarak.
Şiir gibidir güzel hikâyeler. Türkçesiyle öyküler. Ben öykücüyüm derim kendime.
Önce Ekmekler Bozuldu, Aşksız İnsanlar, Bizans Definesi... Hepsi gündelik yaşamdan kopartılarak alınmış, bambaşka bir şey olmuştur. Öykü ile şiir akrabadırlar. Biri olmazsa öbürü yetim kalır. Onun için hikâyeyle şiiri birbiriyle kaynaştırmalıdır. Şiirsiz öykü olmaz, öyküsüz şiir de pek yoktur. Bu ikisini birleştirenlerin yazdıkları daha etkilidir. Bu da benim hikâyede şiir arayışım işte...

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/51021/Oyku_Gibi.html

*
Anılar Gerçek midir?
Oktay Akbal
13 Şubat 2014 Perşembe

Yazı yazmak bilmeyenlere kolay bir iş gibi gelir.
Oysa işlerin en ağırıdır, en ciddi olanıdır.
Ben bu işi daha çocuk yaşta öğrendim. İlkokul sıralarındaki tahrir ödevlerini yapmaya çalışırken. O 1930’lu yılların havasıyla... En güzel bir dönemdi. Önce Atatürk başımızdaydı. İçine girdiğimiz bir Batılı olmak tutkusundaydık. Batılılık, uygarlıktı. Çağımıza yakışan bir uygarlık...
Şubat ayındaydık. Havalar iyice soğumuştu. Kumkapı’daki okuluma gitmek için o dimdik Gedikpaşa’yı aşmak gerekiyordu. Karlı, yağmurlu günlerde zor bir şeydi oralarda, hele yokuşlarda dolaşmak. Ben Şehzadebaşı’ndan sırtımda okul çantasıyla her sabah bu yokuşu inerdim. Kimi zaman bir iki arkadaşla, çoğu zaman tek başıma.
Anılar eskimez, öyle derler. Eskiyen bir anıya ben yaşanmış, ama izi bile kalmamış bir görüntü derim. Bir yazmaya başlasam sonu gelmez. Sonunun nerde biteceğini hiç düşünmeden günleri, haftaları, ayları geçirmek. Ay başlarında alınan karneyi eve anneme götürürken bir ürperti duymak. Annem pek bir şey demezdi, “Haydi gelecek aya hazırlan şimdi” der geçerdi. Ama babam karneyi hiç görmemeli. Niçin saklamalı...
Yazmak deyince hep akla gelen ilk konu budur. İlkokul günleri...
Sıra sıra önümden geçiyorlar. Ben de aralarında olsaydım... Ama giden gitmiş, sen artık yaşlı bir adamsın. Ama unutabilirsen unut o çocukluk günlerini...
Beyazıt Meydanı’nı kış günlerinde aşmak bir işkenceydi. Deli rüzgârlar şimdiki gibi değildi. Bir esti mi meydanda seni döndürürdü etrafında. Babamla el ele olsak da yere düşecek gibi olurduk. Kimi zaman sığınacak bir yer arardık. O Saraçhane’deki kitapçı Hüsnü Efendi’nin vitrininin önüne kaçmak.
19 Mayıs, 29 Ekim bayram törenleri orda yapılırdı. Bir defasında ben de meydandaki resmi geçide katılmıştım. İnsan o yaşlarda kendini dünyaya egemen biri sanıyor. Hele yabancı bir dil öğreten okulun öğrencisi isen. Üstelik de daha Türkçeyi gereği gibi öğrenemeden yabancı dilde iyi kötü konuşmaya çabalarken.
Anılar eğri büğrüdür kimi zaman. Bir yokuştan inmek çıkmak gibi. Ben o yaşların bir gün gelip anı olacağını nerden bilecektim. Gündelik sevinçler, üzüntüler, dertler, dertlenişler etrafında geçen günler geceler...
Şimdi oturup o günleri bir bir yazmaya kalksam, biraz gülünç olmaz mı? Kime ne, sana ne, yaşamışsın işte...
Eğri yokuştan indim, yeter öteki yokuşu çıkmaya, sizi de çıkartmaya...

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/40627/Anilar_Gercek_midir_.html

*

Bir Masal Gibi
Oktay Akbal
08 Aralık 2013 Pazar

Bırak şu yapışkan düşünceleri. Şu anda kafandan geçenler, on para etmez hiçbiri...
Bir yaş daha almıştım. Birden kendimi çok değişik bir insan olarak buldum. Kısa anların içinde bir yuvarlanma. Kendini genç, canlı, yüreklinin yüreklisi bildiğine şaşırıyorum. Ne adammışım ben...
Gidip hastaneye yatsam, bir daha o yattığım yataktan kalkabilir miyim? Bu yüzden ne doktor ne hastane. Hiçbiri yok. Odamda ben varım, yanımda eşim. İkimiz de bir direnme içindeyiz, doğanın istediklerine... Dayanışmadan iyisi yok. Kişi önce eşine sarılmalı, biricik sevgilisine... Unutmak olanaksız. Kitaplara bakıyorum, okumuş olduğum birini yeniden okumaya kalkışmak biraz gülünç değil mi?
Bu kaçıncı sesleniş. Bilmiyorum, beni dinleyen var mı? Yoksa hep kendi kendimle mi konuşuyorum. Fark etmiyor karşımdakinin kimliği. Birden anımsıyorum. O benim arkadaşımdı. Ama nereye gitti? O yıllarda bahçede iki kadehle avunduğumuz...
Şimdi o arkadaş yok. Kaç yıl oldu, sayısız. Ben hep aranıyorum. Bulabilecek miyim? Hangi insan kendini yitirmiş de yeniden kavuşmuş ama. Masal hep. Koskoca bir masal, ucu bucağı olmayan. Her masal gibi insanla ilgili. Şu insanoğlu ne tükenmez bir varlık. Doğumdan son durağa kadar. Nice serüvenler, nice aşklar ya da aşk benzetileri.
...

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/16777/Bir_Masal_Gibi.html#
*

‘Yine Akşam’
Oktay Akbal
01 Aralık 2013 Pazar

Yaşamak üzerine çok yazı yazdım. Oysa daha önce yaşamamak konusunu yazacaktım. Bir türlü olmadı. Yazacağım dedim ama olmadı. Bir de yaşayamamak var. Onu nasıl yazmalı? Yılların eylülünde, şubatında duyduğum yepyeni duygulanmaları neden bir türlü edebiyata kazandıramadım? Korkuyor muyum yaşamaktan, yaşayamamaktan?
Yılbaşı yaklaştı, kaç gün kaldı ki? O da gelecek ve gidecek. Sen ağzın açık bütün bu doğa olaylarını insana uygun bir durum gibi yaşayacaksın.
Yaşlılık mı? Kendini başka türlü duymak mı? Bunca zamandır hep yazdın, her birinde o zamanların tadını duymak istedin. Ayıp bu kişinin yaşamak isteği, bir gün daha, bir hafta daha. Bir de bakıyorsun, yıllar sen farkında bile olmadan uçup gitmiş. Nereye mi? Senden uzaklara. Bir daha geri dönülmez bir düşünce olmuş.
Takvimin yaprakları teker teker kopup düştükçe biz insanoğullarının içinde bir şeyler kopar. Bir tel, ama ince yerinden. Sanki bir usta kemancı odana gelmiş, önce dertlerini dinlemiş, sonra da kemanını konuşturmuş. Öyledir müzik aletleri, konuşkandır. Bir keman, bir ut, bir piyano, bir tek telli saz bile yeter insanlığın sohbetine...
Resimler karalamışım. Karmakarışık çizgiler... Değişik biçimler yaratmak istemişim. Bir yanlardan bir şiir çıkmaz mı diye. Her yerden çıkar şiir. Becerebilirsen. Her şey ustalığa bağlı. Kaç yaşında olursan ol, derinden gelen bir keman sesi alır götürür seni uzaklara. Hiç gitmediğin, gidemeyeceğin o yerler gözlerimizin önündedir ama görmek bir beceridir.
Bu akşam neden bu biçim tatsızlıkları anımsıyorum. Okurlarımı renkli dünyalara götürmek istiyorum. Olabilirmiş gibi. Buna yazı denmez, kendi kendine içlenmek denir. İçlenmek unutulan bir söz, hüzün vardır. Keder vardır, cana sıkıntı veren her şey vardır. Kop onlardan, at kafandan hepsini. Bak yaşadın, yaşıyorsun, yaşayacaksın. İlerde bir gün bu satırları okuyacak olan sen misin?
Can sıkıntısı yapışkan bir şeydir. Al kitaplar oku, filmler seyret demişim, bir şey yok. Sen birkaç sözcüğün peşine takılmışsın... Nereye götürürlerse götürsünler razısın. Hiç değilse şu kasım akşamının tadını tat, güzelliği varsa onu ara bul. Bul da hep birlikte değişik yaşam tadı duyalım.
Yine akşam, yine akşam... Boşuna mı demiş Haşim..
Kurtuluş yok.
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/14657/_Yine_Aksam_.html#
*

Garip Düşler
Oktay Akbal
17 Kasım 2013 Pazar

Yapraklar teker teker gidiyor. Ben ilkyazı nasıl bekleyeceğim? O coşkulu günleri nasıl anmayacağım?
Çocukluk, gençlik, ihtiyarlık.
Ben hangi dönemdeyim? Zaman zaman yılların ötesine gidiyorum, sonra pişman olup dönüyorum. Hiçbir şey yitirdiklerimi geri getirmiyor.
Gençlik bambaşka bir şeydir. Süresi kısadır diyenler yanılırlar. Belli bir zamana bağlı değildir o. Sorun, kendini kendi gözünle tartmasını bilmektedir.
Bir süredir garip düşlerle iç içeyim. Hastalık mı? Öyle olsa doktorum gelir, çaresini bulur, beni kendimden kurtarır. Niye başkalarını kötüleriz, ondan “Oğlum yaşam bitti, sen hangi şarkıyı söylüyorsun” derken. Bir özlemdir yalan yanlış duyduğum. O da ele geçmez bir şeydir.
Her ülkenin, her ulusun kendine özgü bir tarihi var. Ders kitaplarından bunu öğrendik, her yaşam dönemi birbirine benzemez. Gençsindir, futbola meraklısın, maçlara gitmek istersin, ama gücün yok evden dışarı çıkmaya. Pencereler ne güne duruyor? Açarsın iki kanadını birden, Ege’nin rüzgârı çarpar yüzüne sanki bir tokat atar gibi. İşte güzel günler geri dönecek. Elden gideni geri getirmek sanatında usta olmak kolay değil. Hep yeniliriz, hep ağlamaklı kalırız.
Karamsarlık mı? Arada takılır dostlar, “Niye bu kadar acılı şeyler yazıyorsun” derler. Yanıt bulamam, sessizce haklısın derim. Benden başka kimsenin şu gerçek yaşamını anlamadığını düşünürüm.
Bugün rahatsızdım. Öğleden sonra TV’de bir film gördüm. Dünyam bir anda değişti. Şarlo’ydu, Charlie Chaplin’di karşımdaki. Yerinde duramayan, hep koşan, hep bir şeyler arayan bir küçük adam. Kaç kez gördüm, ama doymadım, “Şehrin Işıkları”na. Öyle bir film ki, daha doğrusu öyle bir öykü. Hep yaşanır, her gün o filmdeki küçük adam içimize girer, bize seslenir. Anlarsan anla. Yaşamda tek güç doğadır. Kimilerinin tabiat, kimilerinin Allah dedikleri. Aramak boştur Tanrı’yı, yani Allah’ı. O uzakta değildir, içimizde, yanımızdadır. Tıpkı Şarlo’nun düşleri gibi. Evet bir düş öyküsüdür o “Şehrin Işıkları”. New York’ta bir serseriyi oynayan adam da işte o adamdır. Kendisi beyazperdelerdeki resimlerdeki, masallardaki dostumuz.
Baktım birden akşam olmuş. Şöyle biraz bahçeye, balkona çıksam mı? Hava serin, ama beni etkileyeceğini sanmam. Bir teselli, eskiden gençtin, dinçtin elinde kalemle yeni dünyalar yaratırdın. Başardın mı? Bunu hiç düşünme. Bunca kitabın altında adın var. Demek boş geçmemiş yaşantın...
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/10063/Garip_Dusler.html
*

Doğru Bir Kalem
Oktay Akbal
03 Kasım 2013 Pazar

Ne yazmalı?
Günler esintiler gibi uçup gitmekte...
Sen daktilo başında bekliyorsun eşref
saatinin gelmesini.
O “eşref saati”ni sen bir iş için, sen bir
belirsiz umut için beklersin ama, eşref saati
gelmez bir türlü...
Kış geldi. Yağmurlar bir iyimserlik havası
vermiyor, tersine senin içinde yeni hayallerle,
yeni güçler çırpınırken zaman o ağır yürüyüşüyle
geliyor, gidiyor.
Bir de bakıyorsun bir yaş daha almışsın.
Bir bir gitmiş zaman elinden. Otur hesapla,
daha ne kadar günün kaldığını... Yazmak
için, yaratmak için, aşk için...
Geçmiş yıllar gerilerden sesleniyor. Bizi
burda unuttun, sesimizi bile duymaz oldun...
Yok içimdesiniz, o sesler kulağımı çınlatıyor.
Acı mı, tatlı mı bir şeyler müjdeliyor.
Sen kendinle uğraşmayı bırak, bak topluma
insanlara. Onlar da seninle birlikte düşe
kalka yetişmişler. Daha dün on sekizinde,
yirmisindekiler bugün yaşlı başlı adamlar...
Her biri ne umutlarla zamanını harcamış, bir
şeyler bulacağını bekleyerek yarınların koşup
gelmesinden.
On sekizindeydim. Savaş çıkmıştı. Alman
orduları Fransa’ya yürümüş. Zaferler kazanarak
Paris’i bile ele geçirmişlerdi. Paris, hayallerimizin
kenti. Ancak kitaplarda, filmlerde
gördüğümüz ve bizim de Parisli bir genç
olarak yaşamayı düşlediğimiz.
Hazır ol dediler, geçen savaşta liselileri
bile askere aldılar, bu kez sıra sizde. Haydi
askere, vatanı kurtarmaya olsa keşke, değil
dünya güzelliklerini paylaşamayanların çekişmesine
bir araç olmaya...
Nerden nereye? Oysa bu gece bambaşka
düşünceler içindeydim. Öyle olmak istiyordum.
Gündelik yaşamdan kopmak, bildiğim
bilmediğim, tanıdığım tanımadığım bir serüvenin
içinde yitip gitmek. Bir ömür boyunca
kaç kılıktan kılığa gireriz. Kendimiz bilmeyiz,
bizde bir değişme yok, deriz. Oysa sen çoktan
gittin başka yerlere, o eski genç, hayalci
adam yok oldu. Bir garip serüvende yaşadı,
yaşıyor, belki biraz daha yaşayacak.
Bıraktım daktiloyu, yazım yarım kaldı.
Zaten ne diyeceğimi bilemiyordum. Koptum
işlemek istediğim konulardan, insanlardan?
Balkona çıktım, karşımda ay parıl parıl
bakıyor. O hiç değişmez, ya tekerlek olur, ya
yarım porsiyon. İkisini de beklerim.
Ne yazmalı derken karşımda oturan eşim
güldü: “İşte yazdın ya. Yarın öbürgün bu yazıyı
okuyanlar senin bu karmakarışık toplumun
darmadağınıklığından kendini şaşırmış, bambaşka
bir adam saymış olmana gülecekler.”
Öyle de olsa, ben kendimim, ben kendimin
eleştirmecisiyim. Özü, sözü doğru bir kalem.
Yetmez mi size...
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/5703/Dogru_Bir_Kalem.html
*

Yalnızlık Var mı Yok mu?
Oktay Akbal
31 Ekim 2013 Perşembe

Yalnızlık bana yasak...
Çok şükür beni seven bir eşim var, o
yalnızlığı duymadığım.
Bir insan seni değiştirir mi? Karabasanlar
içindeyken karşına ay mehtabı gibi bir canlı
çıkınca şaşırmayıp da ne edersin. Ben o
yirmi yaşlardaki halimi bir daha yaşamak
istemiyorum. Gençlikti ama gençliğimin ne
olduğunu anlayamadığım yıllardı.
Tek kurtuluş yolunun bir aşk olduğunu
sanıyordum. Bir aşk ama kime? Orası
belli değildi, kitaplar, romanlar, filmler aşkı
tanıtmaya kalkmıştı. Sanki bir filmde Robert
Taylor’la Ava Gardner’in öpüşmesiydi aşk.
Filmler yaşayan bir genç için çok anlamlıydı.
Sanıyordum ki ben de o güzel aşkları yaşayacağım.
Öyle oldu olmadı. Ama gerekli diye o
garip duygusallığa kendimi kaptırdım. Şiirler
yazmak, onları birilerine yollamak, gerçekten
sevdiğini sandığın biriyle bir ömür birlikte
olacağını hayal etmek. Kiminle mi? Adlar
sonsuz. Kimi Göztepe’de bir köşkte idi.
Kimi Kadıköy’de bir lisede. Kimi Fatih’te
komşuda... Hep kadınlar, beni sevecek, anlayacak...
Neyi anlatayım. Şimdi kendimi, sıcak soba
başında toplanmış güzel masallar anlatan bir
masalcıya benzetiyorum. Öyle de oldu. Kızlı
erkekli çocuklarla çeşitli oyunlar oynarken,
örneğin saklambaçlarda, koşuşmalarda bir
çeşit aşk varmış gibiydi.
Ne yanıldım. Hepimiz yanıldık. Aşk
sandığımız şey bir aldatmaca imiş. Bunu
sonra anladım, hem de aşk meşk yolunda
nice geceler gündüzler harcadıktan sonra.
Hep geçiririz, aşk denen duyarlıkta gecikme
oldu mu sizde bir damar kopmuş gibi olur.
Karşınızdaki insan senin tanıdığını sandığın
biri değilmiş, bunu anlar anlamaz karanlık
bir mağaradasındır. El yordamıyla çıkış yolu
aramakla geçer sonraki yılların. Bir türlü o
mağaradan çıkamazsın. Ararsın ışıklı bir yol.
Yok yok yok. Önemli olan yararlı bir çıkış
kapısını bulmak, ama nerde. O sevdiğini
sandığın insan çoktan çekip gitmiş, sen
yalnızsın artık. Derken gerçek aşk birden
koşar gelir. İşte gerçek sevdiğin, seveceğin.
Yaşam boyu yıllarımı onunla geçireceğim,
der içinden bir ses. Öyle de olur, bazen olur,
ama çok kere olmaz. O insan seni aldatır, bu
insan bana gel der. Bir perişanlık içindesindir
o yirmili yaşlarında. Yaşlılığında anımsarsın
yirminci yaş sevdalarını, o sevda oyunlarını...
Anlarsın ki boşuna yıllar harcamışsın. Sen
de o hayaller de yok olmuştur. Kala kala bir iki
şiir, bir iki serüvenli anı kalmıştır sana...
Ne demek istiyorum? Bu ekim gecesinde
kendimi yitirirken, bir bir geçtiğimiz yılları,
insanları yaşatırken. Vaktinden önce çekip
gitmiş dostların çağrısını duyarken işte
yaşam budur, acılı tatlılı ekşili bir düşler dizisi
derken... Derken derken derken...
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/4950/Yalnizlik_Var_mi_Yok_mu_.html
*

Yazar Yenilir mi?
Oktay Akbal
03 Ekim 2013 Perşembe

Bıraksam mı yazmayı?
Yetti artık, sonunda zamana yenildim! Gazetelerde, dergilerde başladım on beş yaşında yazmaya... Kimseyi tanımazdım, ne gazete yöneticilerini, ne de ünlü başyazarlarını. Kimse için değildi, kendim içindi beyaz defterlere karaladıklarım. Şehzadebaşı’ndaki bahçeye bakan odayı bir çeşit çalışma bürosu saymıştım. Kendimi yetiştiriyordum. Gün gelecek bir tanınmış yazar olacaktım. İçime mi doğmuştu, yoksa bir komşu hanım ilk yazdıklarımı Afancan’da ya da Çocuk Sesi’nde okumuş beğenmişti de “Yaz durma hiç”demişti. Okulda öğretmenimiz “Yarının bir yazarı olacaksın, ona göre kendini yetiştir” öğüdünü vermişti.
Yıl 1937 idi...
Bir yazar nasıl yetişir diye hiç düşündüğünüz oldu mu? Gazetelerde yazılarını okuduğunuz kişiler gibi olmak, ama kimseye benzememek, daha doğrusu kendin olmak, kendine benzemek...
Geldik mi ömrün son yıllarına! Bilinmez son perdenin ne zaman kapanacağı! İyisi de bilmemektir, yaşam denen serüvenin biraz daha süreceğini ummak. Senin en sevdiğin yazar arkadaşların çoktan çekip gitmişlerdir. Sen tek başına kalmışsın. Nice anılarla yüklü bir kişi olarak...
Okurlardan sık sık mektuplar alırdım. Kiminde övgü kiminde eleştiri vardı. Politika konusundaysa yazınız, karşıt görüşte olanlarla tartışma zaman zaman bir kavgaya dönerdi. Sen falanca partiyi, filanca lideri destekliyorsun, oysa onun da düşmanları sayısız. Ya direneceksin, bildiğin yolda yürüyeceksin, kana kan dişe diş diyerek mi, yoksa er geç onlar da anlar diye hoşgörü göstererek mi?
Ben hep Kemalizmi savundum. Atatürk’ün devrimci atılımlarıyla Türkiye çağdaş uygarlığın öncülerinden, savunucularından biri olmuştu. Bu inançla genç yaştan bu yana gericilik, ilkellik gibi tutumlularla uğraştım durdum. Hatta sağın ünlü bir yazarıyla yıllarca mahkemelik olduk. Kiminde ben kazanır, karşımdakinden para cezası alırdım, kiminde de o dava eder kazanırdı. Böyle yıllarca sürdü. Şimdi o arkadaş yok.
Böyle şeyler olur, geçer gider.
Gazete yazarlığıdır bu. Doğruları yazmışsanız siz kalırsınız, karşınızdaki ise unutulmuş gitmiştir.
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/3282/Yazar_Yenilir_mi_.html
*

Sözcüklerle Yaşamak!
Oktay Akbal

05 Mayıs 2013 Pazar


Bir gün daha geçti gitti...
Bir daha ele geçirmek olanaksız...
Öteki günler geceler gibi...
Sen masa başında, elinde kalem bekliyorsun.
Neyi, niçin?

Yanıtsız sorular öyle çok ki!..
Yerli mi yersiz mi bu tür düşünceler? Nedense hep bu yaşları bekler!
Neyi?

Hiçbir şey düşünmeden anlamak olur mu?

Günler, geceler, haftalar, aylar geçecek sen bekleyeceksin!.. Gelecek mi o? Bekle babam bekle! Neyi beklersen gelmez de başka şeyler dökülür ortaya...

Öyle çok düşünmeye gelmez. Kopar bir yerinden kafanın içi... O ayrı bir dünyadır. Sözlerindir en canlı yerin. Bilmem biz gözlerle mi düşünürüz? Öyle gelir, gözler olmasa düşünme de olmaz! Gözlerdir kendi başına büyük bir güç olan... Bakışlar, onun silahıdır. En zor koşullarda bile yardımcın, gerçek dostun. Kimi zaman öyledir, insanın tek bir dostudur gözler, bakışlar.

Alır seni kendi dışındaki bir dünyaya götürür. İlk kez tek başınasındır, bakışların, duyuşların, görüşlerin hep, onun emrindedir. Nasıl yorumlamak gerek gözleri göremeyenlerin duyarlıklarını. Bilmeliyiz ki onlar bizlerden daha çok görürler. İç dünyaları aydınlıktır. Gözler ne işe yarar o zaman? Aydınlık yaratmak gücü gözleri hiç görmeyenlerdedir. Yaşarlar, ama söylemezler. Doğanın çektirdiği acılar insanı oyalamak içindir. Gözlükler, onlar da olmasa ne yapardık? Belki iç dünyamızı çok daha güçlü yaşardık.

Bir gün, bir gece, derken bütün bir ömür. Yılların birikimi bir dağdır. İçimizde taşırız. Yettiğimiz kadar ona canlılık veririz. Böylece kendimizi kandırırız. Bir insan yaşamı boyunca hep mi kendini aldatır? Bu dünyaya hep yanılmak, aldanmak için mi geldik diye sormak gelir, sorulmaz. O doğa her şeye egemendir. Ne var ki sözcüklerle başa çıkamaz. Bağımsız yaratıklardır sözcükler, sözcükler... Çoğuldur kişi. Dün başka bugün başka... Bunu önceden bilemiyoruz. Yaşamın sonunda mı?

O da bilinmez...

Varsın sözcükler yaşasın. Bizler olmasa da. Bizden sonrası için...


http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/419730/Sozcuklerle_Yasamak_.html
*

Bir Anlık Mutluluk
Oktay Akbal
10 Mart 2013 Pazar

Bir anlık mutluluğa razı mısınız?
Bu soruyu önce kendinize sormalısınız! Düşünün, an dediğiniz nice yılları kapsayan bir şey. Ama hep anlarda yaşarız, anlarda isteriz her şeyi. Anlar, koca kitaplar doldurur.

Mutluluk denen şey nedir? Önce bunu düşünmeli. Ben mutluyum diyen kaç kişi vardır? Kendi de inanmaz ama söyleyerek kendisini aldatır. Hoşuna gider de ondan. Güzel bir duygudur “Ben mutlu bir insanım” diyebilmek! Milyarlarca insanın içinden kaçı bunu açıkça söyleyebilmiştir?
Sevmek, sevişmekle kolay yolu bulabilirsiniz.

O da bir anlıktır. Öpüşme, sevişme, süresiz değildir güzellikler. Tam yaşadım derken bakmışsınız bir uçurumun önündesiniz. Adım atmak yüreklilik işidir. Tam anlamıyla mutluluğu yaşadım derken o uçurum sizi içine alıverir. Mutluluk gerçekte mutsuzluk olur. Bunun nedeni de geçici olmasıdır. Her şey unutulur. En coşkulu sevdalar bile gerisinde iz bile bırakmadan kopar gider.

Mutluluğu yaza yaza bitirememişlerdir. Kimimiz toplum için isteriz. O toplulukta senin de yerin vardır. Bir umuttur bu. Bir de duyguyu nedir bilmek gerekir. Üstünde dalıp gittiğimiz mi uçup gider? Nereye mi gider? Başkasının yanına, o çağırdığı için değil, canı öyle istediğinden. Yargı bir yazgıdır. Bir an iyisindir, öteki an her şey silinip gitmiştir. Hangimiz bir dosttan “Ben mutluyum” sözünü duymuştur? Yalan olduğunu bile bile o da kendini kandırır, sizi de...

Filozoflar, şairler mutluluk arayıcılarıdır. Rastgele bir duygu olsa gider gelirdi. Sizi bir yakalar, bırakmazdı.

Mutluluğun yolunu bulan da olmamış. Sonunda anlayışlı biri çıkmış “Yok öyle şey, ama ben yine de mutluyum” demiş. Hep kendimiz içindir, kendimize göre, mutlu olmak, mutluluğu sonsuza kadar benimseyerek yaşamak. Ya da bile bile yaşamın bir yalan olduğunu önceden görerek...

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/408472/Bir_Anlik_Mutluluk.html

*

Destanlar Yazmalı...
Oktay Akbal
04 Ağustos 2013 Pazar

“Yanar döner kalemler yazıyor bir düzüye
‘Halkın derdi konusu artık eskidi’ diye.
Bu zamanın şairi unutmalıymış onu
Kanmayın sakın gençler hiç eskir mi bu konu.
Ah keşke eskiseydi cennet olurdu her yer.”

Bir türlü kendimi şiirden ayıramıyorum. Şiirsiz bir dünyada şiir sevmek, yazmak...
Bu duruma düşeceğimizi yeni anlamıyorum, birkaç yıldır koparıldım güzelliklerden. Nerdeyse düşman sayanlar var.

Akla, güvene, çıkara bağlı ne işler var, onlar dururken sen tutmuş şiir diyorsun. Eski zamanlarda da böyle miydi? Şiir yazmanın bir mevsimi mi vardı? Ölümler, öldürmeler, cana kıymalar, neler neler ortasında bir insanlık doğdu büyüdü...

Olaylar karşısında şiire yer yok mu? Hayır her zamankinden daha çok... Haksızlıklar, yalanlar yüzyıllardır şiiri yok edemedi. Şairleri kırdı geçirdi, zindanlara attı, hapislerde süründürdü. Örnekler o kadar çok ki hapislerin kaçınılmazlığından kurtulabilen bir tek şair söyleyin? Özellikle ülkemizde... Kim şiirlerle görüşünü açıklamaya kalkmışsa başına bir yumruk yemiştir. Sorsak gençlik şairlerimize, içlerinde yasalarla yasalara karşın hücrelerde yıllarını geçirenler. Kimler kimler... Nâzım’dan başla, Dinamo, Ilgaz daha kimler...
...
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/437760/Destanlar_Yazmali....html
*

Seyirci Kalmak
Oktay Akbal
11 Ağustos 2013 Pazar

“İnsanlarda tek sıcak kanun
Üzümden şarap yapmaları
Kömürden ateş yapmaları
Öpücüklerden insan yapmalarıdır.”

İnsanoğlu her şeyi bir yasaya bağlamış. Yaşamı belli bir düzene sokmayı başarmış. Zaman gelip geçmiş! O yasalar eskimiş. İnsanlar yenilerini yapmış. Beğenilmeyince daha iyisi olsun demişler.
Ne var ki, işbaşına gelen iktidarlar iyi derken en kötüsünü yapmış. Özellikle geri kalmış ülkelerde bir kez işbaşına gelen, elde ettiği iktidarı yitirmemek için kanun manun tanımamış!
Türkiye’de yaşanan bir gerçek, hukuk, adalet kavramları kötü niyetli ellerde hoş bir rüzgâr olmuş. Bugün yüzlerce insanımız zindanların hücrelerinde... Asker, sivil, aydın, öğretmen... Nedir suçları bu insanların? Tutukluluklarından bu yana altı yıl geçmiş. Bunca suçsuz ama iktidarın gözünde suçlu yurttaşlar ne zamana kadar acılar içinde yaşayacaklar? Onları kurtaracak kim?
...
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/438970/Seyirci_Kalmak.html
*

Canlı Bir Anı
Oktay Akbal
26 Mayıs 2013 Pazar

“Bir şey değil, beni bu telaş öldürecek!”

Hep telaştayız. Acele acele... Hemen, şimdi, vakit geçirmeden... Otur dur bekle... Olmaz ille de istediğin olacak, olması için gereken yapılacak. Koşmak, koşmak... Nereye yetişmek istiyorsun? Tren mi kaçıyor, vapur mu? Bizler her zaman uyanık olacağız, dalmak biraz şöyle oturup dinlenmek yok. Bir koşudur yaşam diyenler haklı. Nereye kadar mı? Ölçüler, kopuşlar. Yüz metre, beş yüz metre, maraton... En iyisi maraton mudur? Odalar, sofalar, bahçeler, tarlalar, yokuşlar, inişler çıkışlarla aşılmaya çalışılan mesafeler. Yorgun bitkin menzile ulaşınca yere yıkılmışsın, ama kazanmışsın... Böyledir yaşamın her alanı, her bölümü; bir telaş, bir telaş. Elinde kaçırılacak değerler var. Kap onları, başkalarına kaptırma. Varsın onlar yenilsin.
Hep sen, hep ben. Ya onlar? Uzaktakiler seyirci kalır bizim başarılarımıza. Katılmaya kalkışırlar, yaşam serüvenimize.
İteriz, kakarız, tekmeleriz; sen bizle yarışamazsın deriz. Bu dediğimizi de yapmak için her yola başvururuz.
Örneğin bu pazartesi günü birazcık dolaşmaya çıkmak isterim. Pazaryerine gitmek, alışveriş yapmak, sonra elimde paketlerle dönmek eve. Yaşadığını anlarsın böyle anlarda. Ne güzel yaşamak keyfince. Bacaklarının ağrısını unutmaya çalışmak, ama bir süre yürüdükten sonra bir kahveye koşmak. Tavla oynayan birkaç tanışla günün havasına girmek. Evet her günün ayrı bir havası vardır. Örneğin cumartesileri tavla günüdür. At zarı düşeş gelsin. Derken kapat tavlayı, koltuğunun altında evine dön. Bu tavla eski dosttur. Nerdeyse çocukluğumdan bu yana elimin altındadır. Siyah beyaz pulları benim gözümde birer canlıdır. Çocukluk hülyası işte; onlara isimler vermiştim; Fenerbahçeli, Galatasaraylı oyuncuların adlarını o siyahlı beyazlı pullara. Fikret, Baba Fikret, Zeki Başkan, Karakartal Hüsnü diye. Tavlanın pullarından kentler kurmuştum misafir odasının halısının üstünde. Evler, sofalar, maçlar. Benim maçlarımda hep Fener’di yenen. O kadar ki pulların üstüne adları da yazmıştım... Nerde o eski tavla şimdi. Nasıl gizlice onu gözlerden saklamıştım. Bir tereke vardı, evimizin eşyaları açık artırmayla satılıyordu. Ben tavlamı gizledim, her şey iyi kötü satıldı, ama benim kaçırıp gizli bir yerde sakladığım tavla elimde kaldı. O gün bugün hep yanımda, elimde. Kimi zaman tek başıma oynamak için ya da hayali biriyle maç yaparcasına...
Tavla telaşla oynanmaz. Düşüneceksin, ah bir düşeş gelse, yok dubara da iyidir diye kendini oyalamak. Güzel bir avunmadır, telaşa kapılmadan oynarsan. Kişiyi dinlendirir, bir garip huzura götürür, yensen de yenilsen de...
Bir telaşla başladım yazıya. Ama daha yarı yolda yoruldum. Mahalle kahvesinin önünde nargile içenlerin yanında oturdum bir süre... Telaş diye bir şey yok. Bir mayıs sabahının tadını çıkarmak, yanında tavla oynayanların zaman zaman küfürlü seslerini dinleyip geçmişteki oyunlara giderek...

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/423992/Canli_Bir_Ani.html
*

Yaşam Denen Şey...
Oktay Akbal
17 Mart 2013 Pazar

Yaşam denilen “şey” nedir? Niye yaşıyoruz, şimdiye kadar neden yaşadık? Böyle bir soruyu yalnız şairler, filozoflar mı düşünmüştür? Hemen herkesin zaman zaman içine düştüğü boşlukta aradığı nedir?
Felsefecilere soralım en iyisi.. Onlar daha iyi bilirler mi? Nerden nasıl öğrenmişler? Kitaplardan mı, yaşantının kendisinden mi?
Aldım yine sizi bir yere götürdüm. Bilmediğiniz tanımadığınız bir uzak yurt köşesine mi, yoksa dünyanın uçsuz bucaksız bir yerine mi? Henüz keşfedilmemiş bir köşeden seslenmeye kalkışıyorum. Evet, anlamı ne bu boşlukta çırpınmamızın? Doğmuşuz bir kez. Elimizde değildi dünyaya gelmemek. Hem de belli süre yaşamak için!.. O süre değer mi bunca acılar, kırgınlıklar içinde ömür sürmeye? Böyle diyecekler çıkabilir. Hem sorar hem de yanıt bekler! İşte sana belli süreyle bir yaşam olanağı. Aşklar, sevgiler, dostluklar senin, hepsi sana sunulmuş! Kim sunmuş? Doğa olayıdır çözülememiş. Nasıl rüzgâr, yağmur, kar, güneşli günler kendiliğinden sana gelmişse.
Elimizde değildi doğmamak... Belki babamız, annemiz de farkında değildi. Bir doğa olayı deyip geçtiler. Şu kadar zaman yetti mi bir tohumdan çıkmamıza? Kadın oluyorlar, erkek oluyorlar. Bir yol bulup orda yürüyorlar. Nereye kadar mı? Kendi bilemedikleri bir zamana kadar. Sonra yine geldiğin yerde değil de bambaşka bir yerde buluyorsun kendini! Yaban bir çevre, ağlamaklı günler geceler! İstemezsen de bu acılı, çileli dünyada yaşayacaksın. Bir süre, bilmediğin bir zaman parçası senindir. Kaç yıl, bilemezsin... Kendi verir süreyi. Beğeniyorsan günleri geceleri, ne güzel! Sürdürebilirsin sana açılan daracık yolu... Umut denen “şey”dir yaşatan bunca insanı. Bilerek mi isteyerek mi dünyaya gelmişler, yoksa rüzgârın uçurduğu bir yaprak gibi beklenmeden mi?
İnsanın kendisiyle hesaplaşma vakti vardır? Bilinçaltı diye bir yer bulmuşlar, işte ordadır gerçek serüvenimiz. Düşlerle, karabasanla... Onlar da olmasa yaşamın değerini nasıl anlayacağız? Bir düş çoğunlukla bütün bir dünya demektir. Zaman geçse de izi kalır. Senin dışında bir sen olduğunu duyarsın. O “sen” bir kez gelir sana, bakarsın değişivermişsin. Dün ne düşünüyorsan bugün başka “şey”dir. O “şey”dir yaşam dediğimiz! Kendimizin içindeki! Kimi zaman yuvasından çıkan, kendini unutup yeryüzü güzelliklerini, deliler gibi arayan sen...
Filozofca bir düşünce mi? Şiirce demek daha iyi. Yaşamdaki şiiri kendinize sunmakla tamamdır olay.
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/409850/Yasam_Denen_Sey....html
*

Bir Yazı Yazmak!
Oktay Akbal
21 Ekim 2012 Pazar

Binlerce yazı yazmış biri de olsan, daktilo başına oturduğunda nasıl yazacağını bilemezsin. Bellek midir kişiyi şaşırtan, ben nasıl bunca yazıyı yazdım diye apaşıp kalan!.. Dalıp giden. Kitaplara bakarak, pencereden sokağı seyrederek, ikide bir alnına elini çarparak... Nasıl şeydir yazmak, nasıl başlanır, nasıl sonlandırılır?..


Bunu kim söylüyor? Bir ömür boyu yazmış olan biri! Daktilo başındayım, düşünüyorum, karşımdaki kitaplara bakıyor, kendi yazdıklarımı da görünce bir tuhaf oluyorum... Gide ne demişti: “Ben mi yazdım bütün bunları?”


Her yazı beni kuşkulara götürür. Nasıl yazdım onca şeyi? Bunca kitabı nasıl doldurdum. Bir tek kişi midir o yazar, yoksa binlerce kişi midir? Bir insanda, çok kişi...


Yazar böyle bir şeydir! Tek bir insan değildir. Kimi günlerde belki, ama başka günlerde ise çok yabancı biri. Kişilik çokluğu!..


Bazı eski yazıları yeniden okurken “Bunu kim yazmış?” diye düşünmek... Anımsamamak geçmişin bir yazarlık gününü. Önünde durur sayısız kupür, hepsi senindir... Birbirini tutan söyleşiler, kiminde de birbirine ters görüşler!


Hepsi dolar dolaşır bir noktada buluşur: O da bir kitap biçiminde...


Açarsın bir sayfasını, okursun. Ne güzel yazmış dersin ya da ne gereksiz, gevezelik diye çekip atarsın. Çelişkilerin adamıdır yazar! Belli düşünceleri savunsa da, yıllar boyu çevresinde inandırıcı bir kişi olarak tanınsa da zaman zaman kuşkulara kaptırır kendini... Keşke böyle demeseydim, keşke böyle yazmasaydım.


Yazarlık diye bir olay var! Ya da yazar olmaya özenmek var. Ne denli yanlış - doğru bir şeyler dökülse de kaleminden, yalnızca bir sorudur, bir yanıttır dile getirmek istediği...


Binlerce insan gelmiş geçmiş, sonsuzluk olmuş yazma sanatının süresi, daha çok süresizliği. Bir tek satır bile kalabilirse sayfalar dolusu satırlardan, başarıdır yine de.


Kalıcı bir yazı yazdım diyebilmek, bir yüreklilik işidir. Sen kendin için yazıyorsan başka! Ama başkaları içinse hiç yazma daha iyi! Bak güzel kitaplar var kitaplıklar dolusu. Yetin onlarla, yazmayı onlara bırak...

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/378138/Bir_Yazi_Yazmak___.html
*

Yazardan Yazara Ders!
Oktay Akbal
05 Ağustos 2012 Pazar

 “Doğaya insan kişiliği vermeniz, deniz derin derin nefes alırken; doğa mırıldanırken, konuşurken, sıkıntı çekerken, bilmem ne ederken, bütün bunlar tasviri monoton, bazen tatsız bazen anlaşılmaz duruma getiriyor, doğa tasvirlerindeki güzellik ancak sadelikle, ‘güneş battı’, ‘hava karardı’, ‘yağmur başladı’ gibi yalın cümlelerle ifade edilebilir, istediğiniz şey ancak böyle anlatılabilir.”

Bu bir mektup, Anton Çehov’dan Maksim Gorki’ye bir ders verir gibi!.. Bir yazma dersi!.. Çehov gibi bir yazarın başka bir yazara, Maksim Gorki’ye bir uyarısı, daha doğrusu bir eleştirisi...

 “Sıfatları ve zarfları kaldırın. O kadar çok kullanıyorsunuz ki okuyucunun dikkati dağılıyor, yoruluyor, okuyucu! Adam çimene oturdu diye yazdığım zaman benim demek istediğim anlaşılıyor, çünkü dikkati dağıtmıyor. Buna karşılık ‘omuzları geniş, göğsü basık, orta boylu, kızıl sakallı adam, yoldan gelip geçenlerin ayakları altında çiğlenmiş çimene sessizce ve korkarak oturdu’ diye yazarsam, hem güç anlaşılır hem de okuru yorarım. Edebiyat bir saniyede zihne kazılmalıdır.”


Maksim Gorki bu eleştiri üzerine şöyle yanıt vermiş:

 “Dedikleriniz haklı, doğru! Bir türlü kaldırıp atamıyorum. Elimi tutan bayağı olmak korkusu! Sonra her an telaş içindeyim. Kalemime ne gelirse çırpıştırıveriyorum, en kötüsü sadece kalemimle geçiniyorum. Elimden başka iş gelmez?”


Çehov uyarılarını şöyle sürdürmüş:

 “Şimdi eksikliklerinize gelelim. Ama eksikliklerden söz etmek o kadar kolay değil. Bir dehanın eksikliklerinden bahsetmek bahçedeki kocaman bir ağacın eksikliklerinden söz etmeye benzer. Çünkü ana mesele ağacın kendinde değil, ağacı seyredenin zevkindedir... Ölçüsüzlük gibi gelen tarafınızdan başlayacağım. Bu ölçüsüzlük özellikle konuşmaların arasına sıkıştırdığınız doğa tasvirlerinde görülüyor. İnsan okurken o tasvirlerin daha sık, daha kısa, şöyle ikişer satırlık bir şeyler olmasını istiyor. ‘Nezaket’ ‘Mırıltı’ ‘Yumuşak’ gibi kelimelerin sık sık kullanılması bir özenti havası veriyor, soğuk bir monotonluk, bunaltıcı bir hal yaratıyor.”

Anton Çehov gibi bir yazarın yaptığı bu eleştiriyi Gorki şu sözlerle yanıtlamış:

 “Ara sıra bana zayıf noktalarımı göstermenizi, öğüt vermenizi, kişiliğini daha bulmamış bir arkadaşa davranılacağı gibi davranmanızı istiyorum.”

İşte gerçek yazar olgunluğu!

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/362024/Yazardan_Yazara_Ders___.html
*

Oktay Akbal’ın, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki tüm yazıları
*


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder