3 Eylül 2015 Perşembe

Şair Dostlarım / Oktay Akbal


Şöyle diyordu Oktay Akbal, Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip’i anlatırken:
Çok zaman her insan gibi hayattan, dünyadan, yaşamaktan usandığım umutsuz kapkara anlarımda Tayyip’le Onur’un her şeye rağmen kırılmayan, yaşamaya, hayata karşı duydukları derin sevgiyi hatırlayıp kendimi avuttuğum oluyordu. (s. 92) 
http://herseyvehicbirsey.net/archives/2169

"…Orhan Veli de dünyamıza, hele bugünkü dünyamıza yakışmayan insanlardandı. Bir masal oldu şimdi. Belki de günün birinde Nasrettin Hoca, Karacaoğlan, Yunus Emre gibi efsaneleşecek. Hakkında türlü söylentiler uydurulacak, şarkılar, fıkralar, düzülecek. Belki de gökyüzüne bakınca: “Bu sabah da Orhan tembellik etmiş” diyecekler. Gerçekten de o gökyüzünü maviye boyayan dalgacı Mahmut'tu: Bir şairdi. İnsanoğlunun içindeki gökyüzünün bulutlarını dağıtıp, ona umut, kuvvet, yaşama gücü veren, bir hayat kaynağı yaratan ölmez kişilerden… Ardında bıraktığı o ufacık ufacık şiirleriyle bu görevine yıllar yılı devam edecek.
—  Oktay Akbal, Şair Dostlarım, ‘’Orhan Veli Kanık’’, Varlık Yayınları, s.56.
https://www.tumblr.com/search/%C5%9Eair%20dostlar%C4%B1m
*
Bu sıralarda Oktay Akbal "Şair Dostlarım" adlı bir diziye başlamıştır. Oktay Akbal'ın "Şair Dostlarım" dizisinin ilk yazısı, Behçet Necatigil" başlıklı yazı oldu. Tatlı tatlı okunan insanı sürükleyen bir yazıydı o. Bir yerinde de şöyle diyor:

"... bir şair dostun  üzerimde  bıraktığı izlenimleri kâğıt üzerine dökmek, onun belirsiz bir portresini çizmek istedim."

Gerçekten Oktay Akbal, bir ressam gibi güzel bir portre çizmişti; herkes, böylece Behçet Necatigil'i iyice tanımıştı.

Bu ilk yazıdan sonra, okurlar, Oktay Akbal'dan yeni yazılar beklemeye başladılar. O da hiç gecikmeden "Şair Dostlarım" dizisinin ikinci yazısını yayımladı; bu, Necati Cumalı için yazdığı yazıydı.

Okurlar, Oktay Akbal'ın yazısını beğenerek okuduysa da, Necati Cumalı, büyük tepki göstererek hemen ertesi sayıda (Varlık, Aralık 1948) bir yanıt verdi.

«Akbal hakkımda aslı astarı olmayan bir sürü şey sıraladıktan sonra yazısını 'samimî, içten bir sesleniş' olarak kabul etmemi istiyor.» diye karşı çıkarak başladıktan sonra yazı boyunca kendini savundu.

Oktay Akbal'ın başka bir yazısının "Dostum Alain Fournier" başlığı taşıdığını, kendisine de 'Dostum' dediğine göre, kendisinin de, Oktay Akbal'ın gözünde Alain Fournier aşamasına ulaştığını söylüyor. Ancak insan dostum dediği kişi üstüne daha açık fikiri bulunması gerektiğini açıklıyor bu yazıda.

Birtakım şairler işlerine geldiği için Necati'ye şiiri bırakmasını salık verdiğine göre, Oktay Akbal da niçin öyküyü bırakıp şiire hız vermesini salık veriyordu? Oktay Akbal, Necati Cumalı'nın öykülerinden söz açtığına göre, hangilerini okumuştu?

Ahmet Miskioğlu

http://turkdilidergisi.org/083/basyazi.htm


*

Sonsuza dek ‘şair dostlarımız’...

SELİM İLERİ
10 Ağustos 2013, Cumartesi

Atillâ Birkiye dostum, Özgür Edebiyat dergisinde yazıyordu: Ustamız Oktay Akbal doksan yaşında! Atillâ, Oktay Bey’in romanları üzerinde durmuştu. Suçumuz İnsan Olmak’ı, Garipler Sokağı’nı okuduğum yıllara geri döndüm, lise son sınıf, Hukuk Fakültesi’nin ilk yılları, koyu bir Oktay Akbal hayranıyım. Şüphesiz bugün de.

Oktay Akbal’ın öykülerini ilkgençlik çağımda okumaya başlamıştım. Nezihe Meriç’le ikisi ilk ustalarımdır. Sait Faik’i, Sabahattin Ali’yi, Orhan Kemal’i sonra okudum. Akbal dendi mi, “Ester ile Roza”, “Yalnızlık Bana Yasak”, “Bursa’da Touluse-Lautréc”, “Bizans Definesi”, hep bu hikâyeleri okuduğum günler gözümde tüter.
Ama Oktay Akbal dendi mi, bir de, ille Ziya Osman Saba’yı anımsarım. Sebebini anlatacağım.
Bir dönem ‘dil bilinci’ söyleşilerine katılıyordum. Ziya Osman’la başlıyorduk. Onun eşsiz “Misakı Millî sokağı No: 37” şiiri daha ilk dizelerden başlayarak içli özleyişler uyandırır. Doğup büyüdüğümüz ev, doğup büyüdüğümüz mahalle, ilkgençlik çağımız, gençlik aşklarımız, arkadaşlıklar, hepsi çıkagelir. Bu şiiri okuyan herkes çocukluğuna, sokağına, eski evine savruluyordu.
Sıra Ziya Osman Saba’nın yaşamöyküsüne gelince, ansiklopedilerden, sözlüklerden öğrendiklerimi dilim döndüğünce anlatırdım. Sonra aklıma geldi: Oktay Akbal’ın çok güzel bir yazısı vardır, Şair Dostlarım’da, Ziya Osman’la günleri yaşatır. Artık o yazıyı okuyorduk:
“Basımevindeki işini bir çeşit kutsal ödev haline sokmuştu. Tashih şefiydi, bürosunda üç dört kişi daha vardı. Ama o kendi titizliğini hiçbir memurda bulamadığı için onların okuduğu formaları da bir daha incelemekten kendini alamazdı. Galatasaray ve Hukuk mezunu, tanınmış şair ve edebiyatçı Ziya Osman Saba o köhne basımevinin, uyuşuk anlayışı arasında bir ermişe benzeyen kişiliğiyle çırpınır dururdu.”
Şair Dostlarım, 1964’te basılmış çok etkileyici ‘izlenimler, anılar’ kitabıdır. Akbal, dostu Ziya Osman’ın acı yaşamöyküsünü noktalarken, bizi bugün de o kadar yaralayacak suçlamasını kaleme getirir:
“Daha üstün, daha başarılı, ona uygun bir iş sanki başka birinin ekmeğini elinden almaktı. O, kimseyi rahatsız etmeden, kimsenin huzurunu kaçırmadan, basit, sakin bir işle yaşamak, geçinmek istiyordu. Ücretli bir memur olarak yaşadı. Hasta olup çalışamayacak duruma geldiğinde işinden çıkardılar, para pul vermediler. Eğitim Bakanlığı ülkemizin yetiştirdiği değerli şairlerden birini kolundan tutup hasta halinde işinden attığı için büyük sorum altındadır. Hele o basımevinin yetkilileri için bu sorum bir çeşit anlayışsızlık, bir çeşit saygısızlık demektir.”
Necatigil’in sözlüğünde, Saba’nın düzeltmenlikten apar topar uzaklaştırılması 1950 tarihine rastlıyor... Neyse ki güzel, duyarlı, gönül yakmaz anılar da söz konusu Şair Dostlarım’da. Şair dostlarımızın listesini vereyim: Sait Faik, Dağlarca, Behçet Necatigil, Ziya Osman, Orhan Veli, Cahit Külebi, Salâh Birsel, Sabahattin Kudret Aksal, Özdemir Asaf, Nahit Ulvi Akgün, Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu, Attilâ İlhan, Orhan Arıburnu. Sevdiğimiz, saydığımız şairler; çoğunu tanımışım. Hiçbiri aramızda değil artık.
Kim bilir kaç kez her birinin dizelerine sığındım!
Kitaplığımın bir köşesinde Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip kitapçıkları yan yana durur. Çok genç yaşta ölen bu şairler, ilki Salâh Birsel’in, ikincisi Necati Cumalı’nın emekleriyle bize miras kalmışlar. Andığım kitapçılar Yeditepe Yayınları arasında basılmıştır; Şair Dostlarım Elif Kitabevi’nin verimi. Bugün böylesi ‘elyapımı’ yayınevleri kalmadı gibi bir şey.
Oktay Akbal Şair Dostlarım’da bugünün ortalık karıştırıcı, özel hayata saldıran, ifşaat dolu anlatımlarına gönül indirmez. Tam tersine, sıcak, içten, hüzün dolu anıların izini sürer. Örnekse, Nahit Ulvi’yi şöyle anlatıyor bize:
“Nahit ne zaman eski bir aşk serüvenini anlatmaya başlasa, resimlerden, filmlerden, romanlardan tanıdığım Ege kıyıları, sıcak iklimi, meyvaları ile gözümün önüne gelirdi. Henüz saçları dökülmemiş haliyle, belki de biraz daha az tombulca olan o zamanki lise öğrencisi Nahit Ulvi’yi, sevgilisinin evinin önünden geçerken görürdüm.
İlkgençlik sevilerini bana yaşatırdı yeniden. O gizli gizli verilen resimler, evdekiler görmesin diye çevrilen bin bir entrika, buluşmaların heyecanı, balkondan balkona uzatılan bakışlar... vesaire...”
Bir ‘roman’ anlatıyor bize Oktay Akbal, kısacık iki paragrafta!
Sadece bu kitap, Oktay Bey’in bu eseri keşke liselerde okutulsa, bugünkü adıyla ‘ortaöğretim’de; kim bilir kaç kuşak ‘şiirsever’ kimliğiyle yetişecektir, hele anılan şairlerden seçme şiirlerle birlikte okutulsa...
Örnekse Nahit Ulvi, Milâs’ta doğmuş, Ödemiş, İzmir liselerinde öğretmen, 1996’da İzmir’de ölmüş; İstanbul edebiyat çevrelerinden uzakta, pek de öne çıkmadan, hatta hep geri planda, inceliklerle örülü şiirler yazmış. Kim okuyor bugün? “Küçük Hanımlar” şiirini hatırlıyorum...
Günleriyle, geriye kalan anılarıyla, şiirleri, dizeleriyle bir masumiyet çağı sanki. Şimdiki zamanımızın eskitilmiş saydığı duyuşlar, sezişler, sezdirişler o şiirlerde. “Yıldızlar”ın sözcükleriyle gecelerden, karanlıktan korkan küçük çocuğa sesleniyor işte Necatigil:
“Ne olurdu, ben de, / Sana göründüğüm şekilde / Odana gelseydim. / Ateşböcekleri gibi, / Küçücük avcunda / Yanıp yanıp sönseydim.”
Demin söylediğim gibi, Şair Dostlarım’da hüzün veren, iyilik özlemleri uyandıran şairlerin kimilerini tanımıştım. Sözgelimi, Orhan M. Arıburnu, Beyoğlu’nda, başında yaz kış şapkası, Türk sinemasının yönetmenlerinden, eski bir aktör; ama şiirleriyle de iz bırakmış...
Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, bu, fizikötesi duyarlılıklar şairini, Aksaray’daki Kitap Kitabevi’nde görmüştüm ilk kez, lise sondaydım. Öğretmenimiz Rauf Mutluay Çocuk ve Allah’ın yeni basımını oradan, üstelik şairin imzasıyla edinebileceğimizi söylemişti. O kitap ne yazık ki kayıp...
Necatigil: Hayatımın en büyük heyecanlarından biridir. Beşiktaş’ta alçakgönüllü bir apartman. Galiba beşinci kat. Oraya ne çok, ne sık gitmek isterdim! Her gidişimde elim ayağım birbirine dolanırdı. Behçet Hoca’nın odası, pencere; Behçet Hoca uzaktaki Süslü Karakol’u gösteriyor, bir radyo oyunu yazmış, adı “Süslü Karakol Durağı”...
Cahit Külebi’yi çok özlediğimi yenilerde yazdım. Ne zaman okusam “Tokat’a Doğru”yu, askerliğim, Tokat Avcı Er Eğitim Taburu, Tokat Devlet Hastanesi, sıcak, uzun yaz... Külebi’ye kısacık anlatmıştım. Ne kadar çabuk yaşarırdı gözleri...
Salâh Birsel: Ankara’da yıllar önce, yenilerde yitirdiğimiz Mustafa Şerif Onaran alıp götürmüş... Jâle ve Salâh Birsel artık İstanbul’a taşınıyorlardı. Yine de harikulâde akşam çayı, tadı damağımda küçük pastalar. Şiiriyle, denemesiyle bana ‘yaşamak’ aşıladı Salâh Bey.
Sabahattin Kudret’le Argos dergisinin Harbiye’deki yönetim yerindeyiz, benim penceresiz odamda, vakit akşamüzeri... Bebek’teki lokalinde Özdemir Asaf bir opera kahramanı, sırtında pelerin... Yaz geçip gitmeden, Kanlıca’da buluşsak, Attilâ Ağbi anlatsa-anlatsa; gece eve dönerken içimde o sonsuz yazma isteği...
Onlar gerçekten de şair dostlarımız. Yıllardan beri yalnızca onların şiirleri umut veriyor bize. Yarına belki de yalnızca onlarla yol alabileceğiz.
Oktay Akbal bu gerçekliği yarım yüzyıl önce saptamış. Bize şairleri anlatıyor, aziz şairlerimizi aziz kalemiyle...
http://www.zaman.com.tr/cumaertesi_sonsuza-dek-sair-dostlarimiz_2118411.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder