4 Ağustos 2017 Cuma

Prof. Dr. Mehmet Görmez'in Başyazıların'dan seçmeler

Mehmet Görmez'in fotoğrafları ile ilgili görsel sonucu
Prof. Dr. Mehmet Görmez
(T.C. Diyanet İşleri 17. Başkanı)

KALB-İ SELİM
Bitmek tükenmek bilmeyen insani zaaflarımızın kuşatması altında, ruhen ve bedenen tükenmenin eşiğine geldiğimizde, kalbimize mukayyet olabilmek için; insana, eşyaya, kâinata kalp gözü ile bakabilmek için, gönül dili ile konuşabilmek için daima Sevgili Peygamberimizin (sas) bize öğrettiği şu dua ile Allah’a yalvarmak gerekir: “Ey kalpleri bir halden diğer bir hale çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit eyle!
*
BİLGİ AHLAKI
Sonuç olarak diyebiliriz ki, bilgi, sahibini kendisine, topluma, tabiata ve en nihayetinde Allah’a karşı sorumlu hâle getiren bir nitelik taşır. Bugün bilgi hakkındaki sorumsuzluk ve istismarın dünya üzerinde oluşturduğu maddi-manevi tahribat, bizleri bilgi ahlâkı üzerinde daha çok düşünmeye mecbur bırakacak boyutlardadır. İnsanlığın faydası için üretilmesi ve kullanılması gereken eşsiz bilgi birikimlerinin ahlâk ile bağı kesilince yaşananlar, üzücü, ürkütücü ve bir o kadar düşündürücüdür. Bu bağı onarmak, bilgi, sorumluluk ve ahlâkı bir arada yaşatmak gibi bir vazife, İslâm kültür ve medeniyetinin temsilcileri olarak bizlerin uhdesindedir.
*
İNSAN YETİŞTİRME DÜZENİMİZ
Sonuç olarak bugün bir kez daha dindarlığımızın ahlak ve hukuk yerine neden tefrika ve gerilim ürettiğini; yüreklerimizdeki peygamber sevgisinin içimizdeki kin, öfke ve nefreti neden bitirmediğini; Müslümanlığımızın kardeşlik ahlakı ve hukukunun gereklerini yerine getirme konusunda neden yetersiz kaldığını kendimize yüksek sesle sormak ve insan yetiştirme düzenimizi yeniden ele almak zorundayız.
*
İSLÂM, SANAT VE ESTETİK
Son olarak bugün İslâm’ın sanat ve estetik anlayışını hep tarihte sergilenmiş sanat dallarının ürünleriyle tanıtmak yeterli değildir. Bu anlayışı yeni zamanlarda tekrar tüm çeşitliliğiyle özgün eserlerle ortaya koymak ve bütün insanlığın beğenisine sunmak, zarafetin timsali Habibullah’ın yanında Allah’ın cemaliyle müşerref olmak isteyen bütün müminlerin üzerine düşen bir vazifedir.
*
HAKİKAT VE İMAJ
Bugün küresel ölçekte İslâm ve İslâm Peygamberi (sas) hakkında oluşturulmak istenen imaja bakıldığında, bunun olumlu olduğunu söylemek neredeyse imkânsızdır. Ne yazık ki dünyanın batı yakasında insanların kalplerine sürekli İslâm korkusu yerleştirilmektedir. İslamofobi, Batı’da artık bir endüstri haline gelmiştir. Hiç kuşkusuz bunda oluşturulan olumsuz İslâm imajının payı büyüktür. Gerçi İslâm coğrafyasında, birilerinin negatif İslâm imajı oluşturması için her türlü malzeme bulunmaktadır. İslâm dünyasında yaşanmakta olan zulüm, haksızlık, zorbalık, şiddet, savaş, açlık, fakirlik, cehalet gibi pek çok sorun, İslâm’ı, mensuplarının yaşayışlarına ve ülkelerine bakarak öğrenmek isteyenlere ne yazık ki hiç de cazip bir imkan/fırsat sunmamaktadır. Bir de buna oluşturulan olumsuz İslâm imajı eklendiğinde durum daha da karmaşık ve zor bir hal almaktadır. 
*
İRFÂN GELENEĞİMİZ
Yüce dinimiz İslâm, bir ‘ilim’ medeniyeti olduğu kadar, aynı zamanda bir ‘irfân’ medeniyetidir. Kur’ân-ı Kerim’in bilgiyi ifade etmede bizlere sunduğu en temel iki kavram olan ‘ilim’ ve ‘irfân’ anlamına gelen ‘ma’rifet’, birbirinden ayrı ve bağımsız olarak düşünülemez. İlimsiz bir irfân, tek başına bizleri maksada ulaştıramayacağı gibi, irfâna dayanmayan bir ilim de her zaman eksik kalmaya mahkûmdur. Bu yüzden bilgimizin içselleştirilmesi, derûnumuzda bir mânâ kazanması, hazmedilmesi, pratiğe aktarılması, kısaca ilmimizin irfâna dönüşerek gönüllerimizi kemâle erdirmesi gerekmektedir. Nitekim Resûl-i Erkem’in (s.a.s.) ‘Allah’ım faydasız ilimden…sana sığınırım’ (Nesâî, İstiâze, 64) hadisi, irfân geleneğimizde ‘İlim, ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır?’ şeklinde karşılık bulmuştur. 
*
FITRATA RAĞMEN YAŞAMAK: STRES
Mümin, dünya hayatının içerisinde ilkbaharın olduğu kadar sonbaharın; yazın olduğu kadar kışın da bulunduğunun farkındadır. Dolayısıyla ilkbahar ve yazdaki doğumun ve neşenin güzelliklerini gördüğü gibi sonbahar ve kıştaki ölümün ve sararmış yaprakların düşmesindeki hüznün güzelliklerini de görür. Mümin, çile ve sıkıntılarla karşılaştığında hiçbir şüpheye düşmeden ve ümitsizliğe kapılmadan, “Hoştur bana senden gelen/Ya hil’at-ü yahut kefen. Ya gonca gül yahut diken/Lütfun da hoş kahrın da hoş” diyerek Cenab-ı Hakk’a olan teslimiyetini gösterir. Yüce Allah’ın “Secde et ve yaklaş!” (Alak, 96/19) emri gereği, huşu içerisinde ibadet ve taate yönelerek daha bir gönülden secdeye kapanır. Yüce Rabbimizin “Bana dua edin ki, duanıza icabet edeyim.” (Mümin, 40/60) ilahi fermanı gereği ellerini Rabbine açar ve dua eder. Böylece kendisini güvende ve değerli hisseder. Ümitsizliğin, inancına ters düştüğü bilinciyle karşılaştığı hiçbir zorluk ve sıkıntı karşısında; nefsin bitmek tükenmek bilmeyen arzularına kendisini kaptırmaz ve asla yaratılış gayesini unutmaz. Hayatın zorlukları karşısında karamsarlığa düşmez ve hiçbir zaman Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.
*
DİN VE DİNDARLIK
Sonuç olarak dindarlık, Yaratıcıya, kendimize, bütün insanlara ve bütün evrene karşı dürüst, âdil, ahlâklı ve samimi olmaktır. Dindarlığın en temel ilkesi içtenlik ve samimiyettir. Sanal, görsel ve gösterişçi dindarlık gerçek dindarlık değildir. Dindarlık, Yaratıcıya saygılı, mahlukata şefkatli ve merhametli olmaktır. Dindarlık, tevazudur, muhabbettir; kibir ve husumet değildir. Dindarlık, başkasını aşağı, hor, hakir görmek değildir. Dindarlık dini darlık, bağnazlık, ötekini tanımamak hiç değildir. Dindarlık, herkesin iman, hikmet ve hakikat denizinden avuçlayıp içebildiğidir. Ummanın kendisi değildir. Dinin bizatihi kendisi hiç değildir. Henüz bütün bunları toplumlarda tespit edecek bir araştırma yöntemi gelişmemiştir.
*
KUR'AN ÖĞRETİMİ
Kur’an, lafzı, nazmı ve manasıyla Kur’an’dır. Mana ve hakikate vâsıl olmak için onun lafzı ve nazmı elbette önemlidir. Ancak asıl gaye onu anlamaktır. Kur’an’ın anlamı Allah’ın en büyük lütfudur. Kur’an, bizden kendisini sadece akılla değil, kalple de anlamaya davet eder.
*
ÖNCE KENDİMİZİ YENİLEMEK
….Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez..” (Ra’d, 11.)

Değişim, tecdit, teceddüt, yenilik veya yenilenme tarih boyunca insanoğluna çok cazip gelen kavramlar olmuştur. İnsanoğlu değişimi çok istemiş, yeniliği çok arzu etmiş, ancak bireysel ve toplumsal değişimin yasalarına, yenilenmenin sünnetlerine riayet etmeyi ihmal etmiştir.

Yukarıdaki ayete göre önce kendimizi yenilemekle işe başlamak gerekir. Kendimizi yenilemek, kalbimizi, kalbimizin derinliklerinde sakladığımız sırları ve bütün davranışlarımızın tohumları ve çekirdekleri mesabesinde olan niyetlerimizi yenilemek demektir. Kendimizi yenilemek, fıtrat dünyamızın ‘kâlû belâ’sında Rabbimize verdiğimiz misakımızı yenilemek,  Efendiler Efendisine ümmet olma yolunda verdiğimiz ahd ü peymanımızı yenilemektir. Kendimizi yenilemek, mutlak hakikate, şaşmaz adalete, yüksek ahlâka bağlı kalacağımızı ilan ettiğimiz akitlerimizi yenilemek demektir.
*
TEFEKKÜR
Doğrusu, tefekkür imbiğinden süzülmemiş ve hayatla bağı kurulamamış hizmet ve ibadet, özsüz; düşünce eseri olmayan söz bereketsizdir. Akıl tenvir edilmeden, ruh tezkiye edilmeden atılan adımlar semeresizdir. Diğer taraftan tefekkürü sadece bilgiye ulaşma aracı olarak görüp, onu haslete dönüştüremeyenler sahip oldukları bilgiden fayda göremeyecekleri gibi başkalarına da fayda veremezler.


Ayrıca Bakınız:
***************************************************************

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder